Sayfa 1/4 1234 SonSon
36 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    M. Fethullah hocaefendi'den sızıntılar

    Nikbin – Bedbin ve Hakikatbin



    M. Fethullah Gülen

    Soru: Hâdiseler karşısında mutlak nikbinlik veya mutlak bedbinlik ne ölçüde doğrudur? Bu hususta mü’mince tavır nasıl olmalıdır?

    Cevap: Nikbinlik, hâdiselere iyi tarafından bakma, bazen güzel görünmeyen şeyleri dahi güzel görecek kadar iyimser olma demektir. Bu ruh hâleti bütünüyle kaldırılıp atılacak bir şey değildir. Çünkü Hz. Pir’in ifadeleri içinde meseleye yaklaşılacak olursa, güzel gören güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır. Bedbinlik ise, her şeyi olumsuz yanıyla ele alıp değerlendirme, hâdiseleri bütünüyle karamsar görme ve böylece ümitsizliğe düşme ruh hâlidir.

    Benzer Konular
    Fethullah Gulen Hocaefendi Vaazlari
    Fethullah Gulen Hocaefendi Vaazlari
    Fethullah Gülen Hocaefendi ve asker
    Fethullah Gülen Hocaefendi ve asker Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 50 yıldır maruz kaldığı cefa ve mağduriyete, başta peygamberler olmak üzere tarihe yeni bir mecra açmaya ve yepyeni bir gelecek inşasına çalışan inkılâpçı bütün büyük zatlar derecelerine gö
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  2. #2
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    Cevap: M. Fethullah hocaefendi'den sızıntılar

    Hâdiseleri Doğru Görüp Doğru Okuma Gibi Bir Derdiniz Varsa…

    Bu mevzuda, beşerî bir realite olarak, tabiatımızın her iki ruh hâline de açık olduğunu öncelikle kabul etmemiz gerekir. Evet, bazen hâdiseler, içimize inşirah verecek ölçüde lehimize zuhur edince; olaylar, kafamızda kurguladığımız geleceğimize, beklentilerimize, arzu ve hülyalarımıza uygun olarak cereyan edince hemen bir nikbinliğe gireriz. Her şeyi güzel görür, güzel değerlendirir ve “maşallah, barekallah, tebarakellah” sözleriyle bu hoşnutluğumuzu dile getiririz. Bazen de bir mefkûre hâlinde canlandırdığımız, temelini attığımız, belki blokajını ortaya koyduğumuz, hatta karkasını yaptığımız bir kısım hayallerimizin sarsıntıya mâruz kaldığını gördüğümüzde, bu sefer de hâdiseleri karamsar bir bakış açısıyla değerlendirir ve neticede meselenin dehşetine ve ümit-şiken oluşuna göre bir bedbinliğe gireriz.

    Biraz önce ifade edildiği gibi beşerî bir realite olarak her iki ruh hâlini de bir mânâda normal ve tabiî kabul etmek gerekir. Zira duyarlı bir insan olarak eğer bizim meydana gelen hâdiseleri görme, sezme, doğru okuyup doğru değerlendirme gibi bir derdimiz varsa, bunun sonucunda bazen nikbinlik esintileriyle serinlememiz, bazen de bedbinlik rüzgârlarına mâruz kalmamız tabiîdir. Bu durum münafıklar için söylenen “zıp orada zıp burada” şeklinde bir yörüngesizlik hâli demek de değildir, belki hâdiseleri doğru görüp doğru değerlendirmenin bir sonucudur. Bu noktada önemli olan ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken husus, her iki durum karşısında da irademizin hakkını vermek; hakkını verip bu tür duygular karşısında ifrata girmemektir.

    Meselâ Hazreti Pir’in, Eşref Edip Beyle son mülakatını bu perspektiften değerlendirebilirsiniz. Hatırlayacağınız üzere bu mülakatta Eşref Edip Bey, sorduğu bazı sorulara Üstad Hazretleri’nin şu şekilde cevap verdiğini nakleder: “Bana ızdırap veren, İslâm’ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!"

    Aldığı bu cevap üzerine Eşref Edip Bey, “Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve teselli vermiyor mu?” sorusunu sorar. Bunun üzerine Hazreti Pir, büsbütün ümitsiz olmadığını ifade eder. Ancak hemen akabinde, Dünya’nın, büyük bir mânevî buhran geçirdiği ve bu buhranın bir veba, bir tâun felaketi gibi, gittikçe yeryüzüne dağıldığı tespitinde bulunur; bulunur ve bu istikametteki endişelerini dile getirir. Görüldüğü gibi en büyük sarsıntılar karşısında dahi dimdik ayakta duran, her zaman çevresine ümit kaynağı olan ve bir ömür boyu sürekli etrafına ümit nefheden Üstad Hazretleri, mevcut durum karşısında ümitsiz olmadığını ifade etmekle beraber, realitelere gözünü yummaz, acı gerçeklere dikkat çeker ve onlara neşter vurur. İşte, bu tavır, bu yaklaşım bir gelgit meselesi değil; realiteleri doğru görüp doğru okumanın bir neticesidir.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  3. #3
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    Cevap: M. Fethullah hocaefendi'den sızıntılar

    Hakiki Mü’min Sarsılsa da Devrilmez

    Günümüzde de, hassasiyeti ölçüsünde insan, benzer duyguları hissedip yaşayabilir. Meselâ, milletin istikbaliyle alâkalı hemen her işin âdeta bıçak sırtında gittiği, birilerinin, insanımızın yıllar boyu çalışıp, didinip inşa ettiği güzellikleri gelip bir hamlede yıkmaya kalkıştığı; kalkışıp belli aralıklarla, bir kez daha isbat-ı vücut teşebbüsünde bulunduğu bir ortamda insanın endişeyle iki büklüm olmaması düşünülemez. Dolayısıyla hâdiseleri bu şekilde okuyup onların böyle bir sonuca doğru kayıp gittiğini gören bir insan, belli ölçüde bedbinlik esintilerinin tesiri altında kalabilir. Bununla beraber mutlaka bilinmesi gerekir ki, mü’min eğilip sarsılsa da asla devrilmez. Zira Sadık u Masduk Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) sahih bir hadis-i şeriflerinde mü’mini ekine benzetmiş ve onun, şiddetli rüzgârlar karşısında eğilse de, ardından kalkıp doğrulacağını ifade buyurmuştur. (Buhâri, Merdâ 1)

    Demek ki, her mü’min, hâdisenin dehşetine, ürperticiliğine ve onun arka planına ıttılaına göre belli ölçüde bir bedbinlik ve karamsarlığa mâruz kalabilir. Ama bir de bakarsınız ki, aynı insan beri tarafta Allah’ın izn ü inayetiyle farklı bir atmosfer içine girmiş ve “elhamdülillah”, “eş-şükrü lillâh”, “el-minnetü lillâh” diyerek bu defa da bir nikbinlik meltemiyle inşiraha kavuşmuştur. Bu açıdan her iki ruh hâlini de bütün bütün görmezlikten gelmek, yok saymak, kabul etmemek yanlış olacağı gibi, bu iki hususta ölçülü davranamamak, dengeyi sağlayamamak, ifrata girmek de zararlı ve yanlıştır.

    Biraz önce ifade edildiği üzere, Hazreti Pir’in bu tür hâdiseler karşısında sergilediği tavır, ortaya koyduğu duruş dikkat çekicidir. Çünkü karamsarlığa dair duygu ve düşünceler hayal dünyasına gelip tosladığında, onun hemen, bu türlü duygu ve düşüncelerden sıyrılmasını bilecek kadar güçlü bir iradeye sahip olduğunu görürsünüz. Merhum Serdengeçti’nin tespitleri içinde, büyük devrilişlerin, yıkılışların, çöküşlerin olduğu bir dönemde sarsılmadan, dimdik ayakta duran birisi vardır ki, o da Hz. Üstad Said Nur’dur. Ne var ki, o, mevcut duruma, tabloya baktığında onun arka planını da nazar-ı itibara alır ve mütedahil daireler gibi sağdan soldan yaklaşan bütün tehlikeleri görür. Dost olarak bilinen insanların içinde bile Müslümanlara hıyanet edecek, çelme takacak ve iftiraklarıyla onların sinesine bir zıpkın gibi saplanacak kimselerin olduğunun farkındadır. Hatta doğrudan doğruya hedefi mü’minler olan, her davranışı kasde iktiran eden, dine düşmanlık yolunda planlı, projeli hareket eden insanları görünce, kendini realiteyi görmeme gibi bir aldanmışlığa kaptırmadan ama ümitsizliğe de kapılmadan aklıyla, mantığıyla ve iradesinin hakkını vererek bu tehlikeleri bertaraf etmeye çalışır.

    Meselâ bir yerde çektiği onca sıkıntıdan sonra elhamdülillah dediğini ifade eder. Hâlbuki onun başına gelen musibetler şayet bizim başımıza gelseydi, zannediyorum biz onların altında ezilir kalır, preslenir ve âdeta pestil olurduk. Fakat o, hiçbir zaman böyle bir duruma düşmüyor ve aynı zamanda hiçbir zaman çektiği sıkıntılardan şikâyette bulunmuyor. Mâruz kaldığı onca sıkıntıdan sonra, bakıyorsunuz, hemen bir nikbinlik ve sevinç izhar ediyor. Elbette ki, ehl-i dünyanın kendisine yaptığı onca zulüm ve kötülük karşısında hiçbir zaman inandığı mefkûreden geri adım atmıyor, hep bildiği yolda yürümeye devam ediyor. Ancak onların bu zulüm ve baskıları karşısında kaderi tenkit etme gibi bir vartaya da asla düşmüyor; aksine kendini sorgulayıp nefsini hesaba çekiyor. Meselâ bir yerde onların zulmünü, iman hizmetini mânevî terakkiyatına alet etmeye bağlıyor. Hâlbuki mânen terakki etme, bir yönüyle, belki de pek çoğumuzun ulaşmak istediği bir meseledir. Çok az insan vardır ki; “Allah’ım benim hakkımda bir Şah-ı Geylanilik takdir etmişsen, bahtına düştüm, ne olur, onu benden al ve bana, velilik, kutupluk, gavslık gibi mânevî pâyeler de gelse, bunları elimin tersiyle itecek kadar güçlü bir irade ihsan eyle! Çünkü bu gibi mânevî makamları talep etme, Seni talebin içine başka bir şey karıştırır. Oysaki ben saf, dupduru, berrak ve natürel olarak sadece Seni talep etmek istiyorum” der. Evet, her zaman düz bir kul olduğunun şuurunda bulunmak ve Allah’a intisabını düz kullukta daha iyi duyup daha iyi hissetmek çok az insana müyesser olan bir anlayıştır. İşte, Hazreti Pir, bu anlayışın insanıdır. Fakat mânen terakki etme, gözün açılmasıyla mârifet ufkunda bir üveyk gibi kanatlanıp tayeran etme her zaman insanın aklından, hayalinden geçebilir. İşte Üstad Hazretleri, sadece hayaline ilişen bu tür duygu ve düşünceleri bile, Zat-ı Ulûhiyet’e karşı umumi ve mutlak mânâda teveccühe mâni gördüğünden onları birer günah ve vebal saymış ve bu açıdan da başına gelen bela ve musibetleri bu hususa bağlamıştır. Tabiî, bu şekilde davranmakla, aynı zamanda en kötü tablolardan bile çok güzel neticeler çıkarmasını bilmiştir.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  4. #4
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    Cevap: M. Fethullah hocaefendi'den sızıntılar

    Realiteleri Görme Bir Vazife ve Sorumluluktur

    Biz de kendi kamet-i kıymetimize göre, çevremizde cereyan eden hâdiseleri kimi zaman iyi görür, iyi değerlendirir, iyi düşünür ve hayatımızdan lezzet alırız. Kimi zaman da biraz karamsarlığa düşer ve bedbin oluruz. Çünkü biraz önce ifade edildiği üzere, tabiatımız her ikisine de açıktır, onları resmedebilecek nüveler beşerî yapımızda vardır ve bizim onlardan kaçmamız da mümkün değildir. Ancak iradelerimizle onları kontrol altına alıp seslerini çıkarmalarına meydan vermeyebiliriz. Nasıl ki, nefs-i emmare, nefis terbiyesi sayesinde nefs-i levvame, nefs-i mutmainne, nefs-i radiye ve nefs-i mardıye hâline gelebiliyor. Aynen bunun gibi insan, kararlı bir cehd ve gayret sayesinde, kendisinde karamsarlık hâsıl edecek tablolar karşısında, daha iyi görüp, daha iyi düşünerek bedbinlikten nikbinliğe yürüyebilir.

    Her dönemde olduğu gibi günümüzde de yaşadığımız birtakım problemler vardır. Biz kendi çağımızın çocukları olduğumuz için kendi dönemimizdeki problemleri yaşıyoruz. Bu problemleri yaşarken olup biten hâdiseler karşısında herkes aynı duyarlılığı taşımayabilir. Ancak öyle hassas ruhlar vardır ki, dinini kaybedip giden biri karşısında: “Ya Rabbi, keşke benim canımı alsaydın da bu insan kayıp gitmeseydi.” der. Çünkü can alıcı hasmı bile olsa, küfür ve ebedî Cehennem’le, o hasımdan intikam alma düşüncesi, insanın kerametine yakışan bir davranış değildir. Ve yine öyle hassas insanlar vardır ki, âlem-i İslâm’ın hâlihazırdaki perişaniyeti, dağınıklığı, ezilmişliği ve zalimlerin vesayeti altında yaşaması karşısında âdeta sinesine zıpkın saplanmış gibi ızdırap duyar. Öyle ki her sabah gözlerini o dert ve ızdırapla açar; akşam yatağa girdiğinde yarım saat o acı hülyalarla kıvranır ve istirahatini bile zehir zemberek hâle getirir; getirir de Merhum Âkif’in

    “Harap iller; serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler;
    Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;
    Emek mahrumu günler fikr-i ferda bilmez akşamlar,
    Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;
    Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.” mısralarıyla inleyip durur.

    Fakat sonra bir kısım esintilere bakar. Meselâ Anadolu insanının dünyanın dört bir tarafında harıl harıl çalıştığını görür, onların bu samimi gayretleri karşısında: “Çok kötü şeyler var ama elhamdülillah dünyanın şu kadar ülkesinde sesimiz, soluğumuz duyuluyor ve bayrağımız dalgalanıyor. Kültürümüzün bir tercümanı olan dilimiz konuşuluyor. Tarihten tevârüs ettiğimiz bize ait değerler, o dil vasıtasıyla başkalarına duyuruluyor.” der, teselli bulur. Evet, bir dönem, başkaları Devlet-i Âliye içinde açtıkları bin beş yüze yakın okulla kendi kültürlerini bize dayatmış ve bizi kendilerine benzetmişlerdi. Biz ise şimdi herkese bağrımızı açmış, evrensel insanî değerlerle, bütün insanlığı kucaklamaya çalışıyoruz. İşte bu duygu ve düşüncelerle hemen o karanlık âlemden, o kâbuslardan sıyrılır, ümit ve inşirah esintileri duymaya başlarız. Elbette ki biz, hiçbir zaman realiteleri göz ardı edemeyiz, realiteleri göz ardı edercesine mutlak bir optimist olamayız. Fakat realiteleri görmenin yanında eşya ve hâdiseleri, kudreti sonsuz Rabbimize iman ve itimatla değerlendirir, o nazarla ele alırız.

    Zira hakiki bir mü’minin gerçeklere gözünü yumarak kendini mâlihulyâlara salması, kuruntularla avunması ve böylece yaklaşan tehlike ve kurulan tuzaklar karşısında tedbirsiz ve savunmasız bir duruma düşmesi düşünülemez. Aynı zamanda, metafizik gerilimin devam ve temadisi adına da mevcut o karanlık tablonun görülmesi gerekir. Allah aşkına, bugün, dinini ve milletini seven bir insanın, şimdiye kadar kim bilir kaç defa taarruz plan ve stratejileri ortaya çıkmış, yapıp ettikleri yapıp edeceklerinin yanıltmayan referansı konumunda bulunan, düşmanlığa kilitli bir anlayış karşısında, bu durumu derin bir endişe ve hassasiyetle karşılaması, böyle bir tablo karşısında uyanık ve dikkatli olması gerekmez mi? Tabiî, bütün bu endişe ve korkular, hassasiyet ve titizlikle meselenin üzerine titremeler, vicdanın Allah’la irtibatına, gönlün İslâm ve Müslümanlarla alâkasına bağlıdır ve onunla mebsuten mütenasiptir.

    İşte, nikbinliğe de bedbinliğe de böyle bir perspektiften bakmak gerekir. O zaman insan, bir taraftan realiteleri görüp âdeta yüreği ağzına gelecek ölçüde endişe içinde endişe yaşayacak; fakat diğer taraftan, yapılacak işlerin çokluğunu görünce Hakk’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olup, sarsılmadan, ümitsizliğe düşmeden, aşk u şevkle yapılacak işlere koyulacaktır. Bundan dolayı diyoruz ki, hakiki mü’min mutlak mânâda ne nikbin, ne de bedbindir; o, hakikatbindir. Evet, o, görülmesi gerekeni görür ve Allah’ın izn u inayetiyle mevcut durum karşısında yapılması gereken her ne ise, iradesinin hakkını verip onu yapmaya çalışır.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  5. #5
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    Cevap: M. Fethullah hocaefendi'den sızıntılar


    İmtihanlara maruz kalmak insanlığımızın gereğidir


    M. Fethullah Gülen


    İnsanların birbirleriyle imtihan olması gayet tabiidir. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de; ''..Biz onların bir kısmını diğerleriyle imtihan ettik.." (En'am Sûresi, 6/53) buyurmaktadır.
    İlk insan Hz. Adem, cennette Hz. Havva ile, şeytanla ve kendi mahiyetinde saklı bulunan bir kısım duygularla imtihan olmuş.. ve yeryüzüne indikten sonra da bu imtihanlar devam etmişti. Hz. Adem'in soyundan gelen insanlar da kendilerine rehber olarak gönderilen peygamberlerle imtihan olmuş, ihtilafa düşmüş, bunların bir kısmı da putlara tapmada ısrar edip onların arkasından gitmemişti. Bunların örneklerini, bugüne kadar insanlık tarihiyle alakalı yazılmış eserlerde görmek mümkündür.

    İşte bu imtihanlar silsilesi içinde önemli bir imtihan da, insanların birbiriyle olan imtihanlarıdır. Bu kabil imtihanlarda bazen kaybeder ve olumsuz sonuçlarla karşılaşabiliriz. Bu kayıplar bazen mizaç ya da meşreplerden, bazen de Bediüzzaman Hazretleri'nin, "Umur-u hayriyenin çok muzır manileri olur.." dediği gibi, şeytanlardan kaynaklanabilir. Müslümanları, şeytanların musallat olduğu kişiler olarak tavsif etmekten hicap ederim; ancak gerçek olan şu ki, hepimiz insanız ve birer nefis taşımaktayız. Nitekim Allah Resûlü (sas), bir hadis-i şeriflerinde; "Herkesin nefsi vardır. Benim de nefsim var.." buyurur. Bundan sonra artık isterse insanlar, bizim nefsimiz veya mahiyetimizde şeytanın oklarına hedef olabilecek lümme-i şeytaniye diye bir mekanizma yok desinler!. Bunlar hiçbir şey ifade etmez. Kaldı ki, hadisin devamında Allah Resûlü, "uzun zaman onunla mücadele edip onu hizaya getirdiğini ve neticede kendisine teslim olduğunu" bildirir.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  6. #6
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    Cevap: M. Fethullah hocaefendi'den sızıntılar

    Herkes nefis taşımaktadır

    Dünyada kim bilir daha nice insanların nefis ve şeytanı kendilerine teslim olmuştur. Ama bu, katiyen bir anda olmamıştır. Tasavvufî bir üslupla ifade edecek olursak bu kademe kademe, nefs-i emmâreden nefs-i levvâmeye, ondan nefs-i râdiyeye (Allah'tan hoşnut olma mertebesi), ondan nefs-i mardiye'ye (Allah'ın hoşnutluğuna erme) ulaşmışlar.. ve daha sonra da mutmainne, sâfiye, yani enbiya-i izam ve asfiyanın nefislerine yakın müstesna nefisler mertebesine yükselmişler ve neticede öyle bir noktaya gelmişler ki, artık ondan öte nefisleri kendilerine her zaman iyilikle emreder olmuştur... Buradan hareketle, herkesin, daha baştan bir nefse sahip olduğunu kabullenmesi gerekir. Bu onun ömrünün sonuna kadar, imtihan olacağını kabullenmesi de demektir. Böyle bir kabul bize şunu ifade eder: İnsanların birbirine düşmesi, birbiriyle uğraşması için bu kadar çok sebep ve faktör olduğuna göre, evvela bu işi beşeriyetin icabı olarak kabul etmekte yarar var. Bizler beşeriz; nasıl bizim doğup büyümemiz, büyüyüp yaşlanmamız, yaşlanıp çürük bir enkaz gibi çökmemiz; sonra da kendi enkazımız altında kalarak unutulup gitmemiz bizim için fıtrî ve tabii bir yol; öyle de, birbirimizle çekişmeye, hır-gür etmeye müsait bir fıtratta yaratılmış olmamız da, bizim tabiat ve fıtratımızın gereğidir.

    Ne var ki bizim için her zaman, bu tür duyguları hayra çevirmek de mümkündür.. ve bize düşen de işte bunu yapmaktır. Biraz daha açalım; mesela bir insan, kendi mahiyetine yerleştirilen şehvet hissi sayesinde veli olabilir. Evet o insan eğer, üzerindeki şehevânî istek ve arzuları karşısında namus ve iffetini kemal-i hassasiyetle koruyabiliyorsa, aynı durumda olmayan başka birinin bin rek'at namazla ulaşamayacağı seviyelere ulaşır. Çünkü bu kimse, o kadar şehvetle donatılmış olmasına rağmen, nefsini frenleyip onu zabt u rabt altına alabiliyor. Evet, tehlikenin buudları nispetinde mükâfat söz konusudur. Hatta bazen böyle birinin terakkisi o kadar hızlı, o kadar amûdî (dikey) olur ki, başkaları velâyet yolunda katiyen ona yetişemezler. Bu hususa bir şey daha ilave etmek istiyorum. Mesela, bazı insanların hemcinslerine karşı fıtratlarında fazla bir temayül vardır. Eğer o insan bir hayat boyu o temayülünü gemleyip meşru dairede kalabilse, o öyle bir yükselir ki, hiçbir kimsenin buna yetişmesi mümkün olamaz. Görüldüğü gibi şehvet, başlangıçta öldürücü bir ağ iken, irademizin hakkını verme sayesinde insanı yükselten nurdan bir helezon haline gelebilmektedir.

    Gazab duygusu da, denge üzere temsil edilmesi halinde insanı yükselten, onu hakikatlerle buluşturan ışıktan bir merdivene dönüşebilir. Böyle bir his, ihkak-ı hak edip hakkı bulma şeklinde ortaya çıktığı takdirde, adalet şeklinde tecelli eder. Hz. Ömer, Müslüman olmadan evvel, insanlar arasında sert mizaçlı tanındığı için, Hz. Ebu Bekir tarafından devlet başkanlığına tavsiye edildiğinde Sahâbe, "Allah'ın huzuruna gittiğin zaman sana, bu insanı başımıza getirdiğin sorulursa, ne diyeceksin?" şeklinde itiraz eder; Hz. Ebu Bekir, Ömer'deki o duygunun ihkak-ı hak ve adalet şeklinde tecelli edeceğini bildiği için, emin bir edayla, "Ben, benden sonra insanların en hayırlısını insanların başına getirdiğimi söylerim." demiştir.

    Evet, ilk halife isabet buyurmuşlardı; Hz. Ömer hiç de bazılarının görüp değerlendirdiği gibi değildi; ondaki sertlik, adalet haline gelmiş ve hilafeti boyunca kılı kırk yararcasına bir istikamet içinde yaşamıştı. Bazen zahirde mizaç sert görünebilir; ama her zaman Ömerî bir hal alması mümkündür.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  7. #7
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    Cevap: M. Fethullah hocaefendi'den sızıntılar

    Velayete ulaşma yolları araştırılmalıdır

    O halde, aynı müessesede çalışan insanlar, kendi aralarında "hır-gür"e vesile olabilecek bu türlü madenlerle donatılmış bulunduklarını düşünerek demeliler ki, bunları mahiyetimize Allah koydu, dolayısıyla onlar yer yer tesirlerini icra edecekler. Ne var ki eğer dişimizi sıkar da, katlanabilirsek, amûdi (dikey) veli olma yolları da açık demektir. Yine bu gayeye uygun olarak, yeme içme konusunda da dengeli olmalı, duyguların öldürücü ağına düşülmemeli ve dünyevî nimetlerden istifadeyi şükre bağlamalı ve Allah'ın inayetiyle, keremiyle amûdi olarak velâyete ulaşma yolları araştırılmalıdır. Yani insanlar bunlarla, Cenab-ı Hakk'ın kendilerine, velâyete giden bir yol açtığını düşünmeli, konumlarını ona göre değerlendirmeye bakmalıdırlar. Keza, arkadaşlarından gelecek şeylere karşı da peşinen sabırla mukabele etmeye kararlı olmalı ve "gelse sizin celâlinizden cefa, yahut cemâlinizden vefa, değil mi ki mü'min kardeşlerimizsiniz, her ikisi de cana safa. Sizden gelecek cevir de hoş cefa da hoş" demelidirler.




    ÖZETLE

    1- İnsanların maruz kaldığı imtihanlar silsilesi içinde en önemlisi, birbirleriyle olan imtihanlarıdır. Bizler burada değişik sebeplerden dolayı bazen olumsuz sonuçlarla karşılaşabiliriz.

    2- Bir hadis-i şerifte: "Herkesin nefsi vardır. Benim de nefsim var.." buyurulur. Bundan sonra artık isterse insanlar, bizim nefsimiz veya lümme-i şeytaniye diye bir mekanizma yok desinler!

    3- Bir arada çalışan insanlar, kendi içlerinde "hır- gür"e vesile olabilecek bazı özelliklerle donatılmış bulunduklarını düşünerek demeliler ki, bunları mahiyetimize Allah koydu, dolayısıyla onlar tesirlerini icra edecekler.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  8. #8
    Turab çevrimdışı Banlı Kullanıcı
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    May 2010
    Nereden Yer
    İSTANBUL
    Mesajlar Mesajlar
    1.429
    Blog Blog Girişleri
    1
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 0 + 18654


    Cevap: M. Fethullah hocaefendi'den sızıntılar

    Her yazısını herzaman büyük bir keyifle okuduğum ve bana risaleleri tanımamda ilk kapıyı aralayan saydığım,sevdiğim hocamız yine mükemmel uslubuyla anlatmış.Allah ondan razı olsun...


    Ve müdavim hocam emeğinize sağlık sizden de Rabbim razı olsun...
    Yazar : Risale Forum
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  9. #9
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    Cevap: M. Fethullah hocaefendi'den sızıntılar

    Var mı Bu Cemaat Gibisi!

    M. Fetullah Gülen
    Diğer taraftan, üstün olma duygusu her zaman ferdî benlikten kaynaklanmaz. Bazen insan, enaniyetini besleyen yanlış his ve düşünceleri kendi içinde eritebilir. Kalbine ve zihnine uğrayıp geçen bazı nefsî ve şeytanî duygulardan kurtulup şahsen Allah için başlayan, Allah için işleyen ve rıza-yı ilahi dairesinde hareket eden bir kul olabilir.
    Ne var ki, şahsı hesabına “kullardan bir kul” olma şuuruna ulaşmış kimseler için de “âidiyet mülahazası” meyl-i tefevvuka sebep olabilir; ondan dolayı kendini farklı ve üstün sayanlar bulunabilir. Yani, bir milletin, bir cemiyetin ya da bir cemaatin mensubu olmak da insanı bambaşka bir enaniyete ve seçkinlik hissine itebilir.
    Bu his sebebiyle kimileri “Harika insanlar meydana getiren bir milletin fertleriyiz” der övünürler; kimileri de, Allah muhafaza, “Biz, dünyanın hemen her ülkesinde ortaya koyduğu eğitim faaliyetleriyle milletimizin adını bayraklaştıran ve insanlık tarihi boyunca eşine az rastlanır şekilde büyük bir hızla faaliyet alanını genişleterek istikbalin sulh adacıklarını kuran bir hareketin gönüllüleriyiz” diyerek bir nevi “cemaat enaniyeti”ne kapılırlar.
    Aslında, insanın şahsî hayatı hesabına “ene”den sıyrılması çok büyük bir başarı ve şeytana karşı önemli bir tabyedir. Fakat, “ben” duygusunun yerine “biz”i ikame etme, başlangıç itibarıyla takdire şayan bir adım olsa bile, şayet “ene”nin yerini “nahnü” alır ve insan o noktaya takılıp kalırsa bu da çok ciddi bir tehlikedir. Zira, “nahnü”ye geçiş bir mertebe ise de, orada da durmamak ve “Hüve”ye yürümek; her şeyi “O”na vermek esastır.
    Evet, benlik hissi aşılmalı, “biz” duygusu öne çıkarılmalıdır; fakat, o noktada da âidiyet düşüncesi kalb ve zihinleri esir etmemeli; şayet Cenâb-ı Hakk'ın lütufları esbab dairesi içinde mutlaka bir vesileye bağlanacaksa, o vesilenin vifak ve ittifak olduğu düşünülmelidir. Yani, bir toplumu teşkil eden her fert, “Biz yaptık, biz kurduk, biz düzenledik, biz kazandık” diyeceğine, “Cenâb-ı Hakk'ın tevfîki, vifak ve ittifaka bağlı geliyor. O'na binlerce hamd ve senâ olsun ki, kalbimizi birbiriyle irtibatlandırdı, bizi birbirimize sevdirdi, biraraya getirdi ve önemli bir hareketin hadimleri eyledi.” diyerek, tahdis-i nimette bulunmalı ve Allah'a şükretmelidir.
    Fakat, “Allah'a binlerce hamd ü sena olsun ki, bize muvafakat içinde hizmet etme zemini lutfetti ve gayretlerimizi başarılarla neticelendirdi” diyerek “Hüve”yi işaret etmesi gereken kimseler, “Var mı benim gibisi!” türünden ifadelerle “benlik” hırıltıları çıkarırlarsa ya da “Bu cemaat gibisi gelmedi âleme” şeklinde “biz” duygusuna bağlı bir fâikiyet düşüncesini seslendirirlerse, işte o zaman, ilahi ihsanları ferdî enaniyete veya âidiyet mülahazasına bağlamak suretiyle nankörlük yapmış ve Allah korusun bir çeşit şirke düşmüş olurlar.
    Dolayısıyla, bir insanın sürekli kendi istidat ve kabiliyetlerini nazara vermesi ve kendisinden bahsetmesi ne kadar çirkin ise, bir toplumun fertlerinin her fırsatta mensup oldukları cemaatin hususiyetlerini, o hareketin faziletlerini, kendi felsefelerinin üstünlüklerini ve sahip oldukları düşüncelerin isabetliliğini vurgulamaları da o denli çirkindir; dahası böyle bir tavır da fâikiyet mülahazasını tetikleyen ve şişiren büyük bir tehlikedir.
    Hak ve hakikat gürül gürül ilan edilmeli, din ve diyanet mutlaka anlatılmalıdır ama bu ilana ve bu anlatmaya nefisler asla karıştırılmamalıdır. Allah sevmez öyle düşünenleri ve öyle iddialı sözler söyleyenleri. Cenab-ı Hak, “Elhamdülillah, O bizi biraraya getirdi” diyenleri sever; kullarının sürekli “Allah'ım birliğimizi ve dirliğimizi muhafaza buyur” deyip hıfz-ı ilahiye sığınmalarını ister.
    Evet, “Biz gücümüz, kuvvetimiz, ilmimiz ve tecrübemizle bu işleri başarıyoruz..” düşüncesi Kârunca bir düşüncedir. “Ben kendi ilmimle ve kendi iktidarımla kazandım” iddiası ancak Kârun'un ve onun torunlarının telaffuz ettikleri müşrikçe bir kuruntudur. Din ve millet yolunda hizmete gönül vermiş insanlar, Kârun gibi düşünüp Kârunca konuşacaklarına, gurur ve enaniyeti bırakmalı; aczinin, fakrının ve ihtiyaçlarının farkında olan kullar gibi tazarru ve duâ lisanıyla Cenab-ı Hakk'a yönelmelidirler.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

  10. #10
    müdavim çevrimdışı Üye Sorumlusu
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Nereden Yer
    istanbul
    Mesajlar Mesajlar
    3.930
    Blog Blog Girişleri
    2
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 864 + 66388


    Cevap: M. Fethullah hocaefendi'den sızıntılar


    İhlâsa Çağrı
    Bediüzzaman hazretleri, dava erlerinin himmet ve gayret duygularını baskı altına alıp, onları ümitsiz, bezgin ve çaresiz bırakan tehlikelerden biri olarak işte bu “meylü't-tefevvuk”u saymaktadır. Asıl itibarıyla, Kur'an ve iman hizmetinde rekabete, önde olma mücadelesine, itişe-kakışa bir yere varmaya ve birbirine zahmet vermeye hiç yer ve lüzum bulunmadığını ifade eden Hazreti Üstad, farklı ve üstün olma duygusunun bir müstebid gibi gelip hizmet erlerinin himmet hislerine hücum ettiğini ve onları Allah için çalışıp çabalamaktan, din uğrunda gayretten uzaklaştırdığını belirtmektedir.
    Böyle bir düşmana karşı koymak için de, “kûnû lillah” hakikatine sığınmak gerektiğini, yani, bir başka yerde “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için çalışınız ve O'nun rızası dairesinde hareket ediniz” diyerek tarif ettiği ihlâs kalesine iltica etmenin lüzumunu nazara vermektedir.
    Haddizatında, kendini farklı ve üstün gören bir insan bir taraftan kendisinin değil de başkalarının çalışıp didinmeleri gerektiğini düşünür; diğer taraftan da, beklentilere girer, hiçbir pay sahibi olmadığı başarıların dahi kendisine nisbet edilmesini ister. Şayet, beklediği takdiri bulamaz, istediği alkışları duyamaz ve -kendince- kıymeti anlaşılamazsa, her şeyden el-etek çeker; içinde azıcık çalışma isteği kalmışsa onu da kaybeder.
    Böyle bir insan, ara sıra yapıp ettiği işlerde yine farklı, üstün ve seçkin biri olduğunu başkalarına da kabul ettirme peşindedir; dolayısıyla da, onun her söz, tavır ve davranışı enaniyet eksenlidir, riya ve süm'a ile kirlenmiştir. Onun hedefi hep en önde olmak, üstün görünmek ve insanların teveccühünü kazanmaktır; fakat, böyleleri umumiyetle maksatlarının aksiyle tokat yerler; işlerinde muvaffak olamadıkları gibi halk nazarında da istiskal edilir ve cehd ü gayret hislerini de her gün biraz daha kaybederler.
    İşte, böyle kötü bir akıbete dûçar olmamak için, “kûnû lillah” hakikatine sığınmak ve bütün amellerde Allah rızasını gözetmek gerekmektedir. İhlas Risalesinde de ifade edildiği gibi; “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.” Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya ve yalnızca Cenâb-ı Hakk'ın rızasını esas maksat yapmak icap eder.
    Madem ki, ihlâsla yapılan bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amelden üstündür, öyleyse, büyük-küçük her iş O'nun hoşnutluğu gözetilerek ortaya konmalıdır. Bu hususa da dikkat çeken Bediüzzaman hazretleri, yalnız, kimsesiz, garip bir vaziyette iken ve insafsız bazı memurların takipleri ve baskıları altında olmasına rağmen birkaç talebesiyle beraber yaptığı hizmetin kendi memleketinde ve İstanbul'da yüzlerce, belki binlerce yardımcıyla muvaffak olduğu hizmetten çok daha büyük olduğunu beyan etmekte ve bunu sayıları az da olsa o talebelerinin ihlâsına bağlamaktadır.
    Sonra da “İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.” diyerek, mütevazi bir kulun ruh portresini sergilemektedir.
    Yazar : Risale Forum
    Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
    Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

    * * *
    Facebook ile paylasmak icin tiklayiniz Google ile paylasmak icin tiklayinizYahoo ile paylasmak icin tiklayiniztwitter ile paylasmak icin tiklayiniz

Sayfa 1/4 1234 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

115, 126, 157, 159, 160, 161, 164, 176, 179, 201, alâkası, alanında, âlemleri, allah, araf, arkadaşı, asfiya, asra, aya, aynen, ağzı, basar, basit, baskı, bağlamış, bağırarak, başlayan, benim, bertaraf, bildirir, bilinen, biliniz, bilirsiniz, bilmesi, binaenaleyh, biri, birlik, bitti, bizleri, budur, bulamaz, bulunmak, buna, çekiyor, cevap, cihanı, cinlerle, çok, çıplak, dadır, damarı, davranışları, den, derdimiz, derstir, değildi, değilim, dile, diyoruz, diş, dünyasına, duruma, duyan, duygularımızı, duygularını, düşüncelerle, eder, efendiler, eliyle, ellerinde, etmemiz, etrafındaki, ettirir, ettiğimiz, felak, fethullah, fetullah, firdevs, gayret, geçiş, gelmiş, gerçekleri, gidip, girmemiş, gökteki, görmeye, görünmek, gösterme, hakikatine, hakkı, halet, halka, haramlar, hararet, hizmete, hücum, hırsları, ibarettir, içimize, ikincisi, ile, inananlar, insanlığı, isbat, itham, iyilikle, işaret, işlere, iştihar, kalmamış, kalsı, karakterli, kardeşi, kardeşimiz, kardeşleri, kavuşmuş, kazancı, kendilerini, kendisinde, konu, kullukla, kurulan, kınamak, kısmı, lafa, lam, lüzumu, meselâ, meseledir, meseleyi, mevcut, milleti, misli, misliyle, mükellefiyet, mümkü, münafıklar, müslümana, müş, nefret, olduk, olduğuna, olmadı, olmadığı, olmamak, onlardan, onuru, oradan, öğrendim, parçalar, paylaşmak, planı, rabbinin, risalesinde, riyazet, sahibine, senâ, sergilemek, sevmez, sizde, sorma, söyleyerek, söylüyorum, sığı, sığınmak, taarruz, takdirde, takdiri, takibi, taviz, tavır, ters, tokat, tutma, ufkunu, uhrevî, üstü, verdiği, vermişler, yapanlar, yapması, yarım, yarışı, yasağı, yaşıyoruz, yemeli, yeri, yorgunluk, ışık, zahmet, zamanları, zira, zulmü, şahsen, şahsî, şartları, şayet, şeytanları, şeytanı, şirke, şükürle

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222