"Muhterem Kardeşlerim!

Gün olur devran döner, dünya âhirete inkılâp eder, tahavvülât olur. Gökyüzünden yağan yağmur, damla, katre yerine, gün gelir de şahaplar, yıldızlar, güneşler yağar. Bu itibarla; fikren, düşünce ile hayalen âhirete gideceğiz. İnsanın yaratılışında Cenâb-ı Hakk'ın maksadı ne idi? İnsanı, insan eden düşünceler ve insanı şu kâinatta bütün mevcudata sultan eden düşünceler ne idi? Meseleleri tahlil edeceğiz. Şu ulvî mânâların Kur'an denizinden üstümüze üstümüze yağdığı yağmur olurken, o yağmur rahmet olurken, o rahmet bizi Rahmeten-lil-âlemîn olan aleyhisselâtü-vesselâm Efendimizin sine-i ağuşuna götürecek ve görülecek ki; dünya, Cenâb-ı Hakk'ın bizim için inşa ettiği bir mâbed, dünya bir mektep, dünya bir tarla ve insan, onun içerisinde bitmez tükenmez derunî mânâları devşirmeye gelmiş bir bahçevan imiş… Ben sözlerime, sınır boylarında nöbet tutan Mehmetçiğin hâlet-i ruhiyesini terennüm ederek başlamak istiyorum:


Ey Anadolu!


Sen bize hem yarsın, hem yâdigârsın. Çünkü Fatih’ler sende, Yavuz’lar sende, Ebâ Hâlid sende... Seni seveceğim. Yüklü olduğun mânâlar kadar. Şahit olduğun destanlar kadar…



Ey Anadolu!


Ana hasretiyle vatan hasreti aynıdır. Seni seveceğim. Yüklü olduğun mânâlar kadar. Şahit olduğun destanlar kadar. İşte o insan, bunları düşünüyordu..."



Yıllar önce, yine böyle bir mevsimdi, hınca hınç dolu konferans salonunda, bir adam konuşuyordu. Ama ne konuşma! Hiç ara vermeksizin üç saati aşan bir süre; dünyada eşine az rastlanır, seri bir hitabetle ve heyecan yüklü bir sesle... Sene 1976, her bir kelimesi gönüllere kor gibi düşen bu ateşin hatibin, konferansından hafızama âdetâ kazınan ve bir teyp sadâkatiyle senelerdir tekrarladığım sadece giriş kısmından bir küçük bölümü sizlere yukarıda arzettim.


“Nice insanlar vardır köprü ayakları gibidir, yükü taşıyan onlardır ama görünmeyenler de onlardır.” Kendisini dinlediğim bu ilk konuşmasının ve hemen ardından ilk sohbeti ve Nur dersiyle, hayatımın dönüm noktasını teşkil eden Risale-i Nurları tanımama vesile olmuştu. Rabbim, kendisinden ebediyen razı olsun. Zafer Dergimizle olan gönül bağını, dualarımızla sürdüreceğiz. Muhterem Ali Uçar ağabeyimin bu hizmetimizdeki sevaplardan, ruhunun kıyamete kadar hissedar olmasını, Rabbimden niyaz ediyorum.



Bediüzzaman Hazretlerinin has talebelerinden Bayram Yüksel Ağabey, ömür boyu süren iman hizmetini Sofya'daki bir trafik kazasında noktalayıp âhirete intikal ettiğinde, yanında bir başka kahraman daha bulunuyordu: Ali Uçar. Her gün bir başka şehre, her hafta bir başka ülkeye ve her ay bir başka kıtaya uçarak iman hizmetinde bulunan Ali Uçar, aynı kazada Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine kavuştu, inşallah Cennet'e uçtu.


Ali Uçar, yıllar önce gördüğü bir rüyayı anlattığında, bu hâtırası dost ve arkadaşları tarafından teybe alınmıştı. Onun bu çok ilginç ve mübarek rüyasının, kasetten çözümünü aynen aktarıyoruz. Hem Bayram Yüksel Ağabey’in hem de kendisinin mekânları Cennet olsun inşallah



Peygamber Sofrasındaki Şehid


“Büyük bir ova ile bitişen bir dağın yamacında, güneşin hararetinin azaldığı sıralarda, kardeşlerle yere oturmuş ders yapıyorduk. Ben, risaleleri yeni tanıyan genç bir kardeşin yanında oturuyordum.


Birden, ovada küçük küçük dairesel gölgeler gördüm. Yukarı baktım, gökten yüzlerce paraşütlü ve silâhlı askerler iniyordu. Biz, ovadan 75-100 metre kadar yüksekteki dağın yamacında idik. Dağ ve ovanın bitiştiği yerde eski şehir harabeleri, asırlık ağaçlar ve bilhassa incir ağaçları bulunuyordu, inen paraşütlü askerler, derhal harabelere koşup mevzileniyorlardı. Hemen akabinde, ufuktan toz bulutu gibi süvariler oraya doğru gelip, diğerleri ile savaşa tutuştular. Bu arada kardeşlerle susup hayretler içerisinde, hiç telâş göstermeden yalnızca onları seyrediyorduk. Fakat onlar bizim varlığımızdan haberdar değillerdi. Her neyse... Süvariler, çok geçmeden diğerlerini harabelerde öldürüp, geldikleri gibi gittiler. Ben, yanımdaki kardeşe, "Düşmanların her an gelip bizi de öldürebileceklerini ve aşağıdaki silâhlardan bazılarını kullanabildiğimi, ona öğreteceğimi" söyledim. Aşağıya indik, ona bazukanın nasıl kullanıldığını gösterirken, arkamdan bir el omzuma dokunarak:
"Ali Uçar sen misin?" dedi. Dönüp baktım ki, kırmızı sakallan göğsüne inen, deve yününden yapılmış ince bir cübbe içerisinde, nûrânî ve mütebessim bir zât:


"Benimle gel, seninle bir yere gideceğiz!" Ben, "Arkadaşım da, gelebilir mi?" diye sordum. O, arkadaşıma döndü, tebessüm ederek:


"Yooook, yooook ... o, kalsın!" dedi. Birkaç defa ısrar etmeme rağmen razı olmadı. Böylece yola koyulduk. Yolda yürürken o zât bana:


"Bu günlerde hiç risale okudunuz mu?" diye sordu.
"Evet" dedim. Yine sordu:


"Orada Davud'un kıssası var mı?" Ben yine "Evet" dedim. O zât:
"İşte, o Davud benim." dedi. Ben:


"Siz, yoksa Davud aleyhisselam mısınız?" dedim. "Evet" dedi. Bir müddet beraber yürüdükten sonra, bir hendek yanına geldik. Davud (a.s.), bana:
"Bismillâhirrahmanirrahim diyerek karşıki kayaya atla!" dedi. Onun dediğini yaparak karşıya geçtik Daha sonra ikinci bir uçurumun ucuna gelince, Davud (a.s.), bana yine:


"Bismillâhirrahmanirrahim de ve karşıya uç. Karşıda şöyle şöyle bir yere varacaksın!" diyerek bana karşı tarafta bir yer tarif etti. Sonra,
"Anladın mı?" dedi. Ben "Anladım" deyince:


"Bana tarif et!" dedi. Tarif ettim. Uçuruma bakınca, "Buradan nasıl atlanır?" diye içimden korku ve hayretle düşündüm. Fakat Davud (a.s.), insana bakışları ve tebessümü ile güven veriyordu. Hem O, bir peygamber idi. "O'nun sözüne itimad edilir," diye düşündüm. Ne var ki, bir peygamberden önce davranıp karşıya geçmek, edebe muhalif olur diye, "Önce siz geçin" dedim. Davud (a.s.):


"Önce sen geç, sonra ben geçeceğim." dedi. Ben de, besmeleyi çekip kendimi uçuruma doğru bıraktım. Ellerim önde, ayaklarım arkada, düz bir vaziyette karşıya doğru uçmaya başladım. Rüyada uçmak öyle bir zevkli, öyle bir lezzetli ki, anlatamam. Her ne ise... Karşı tarafa, tarif edilen yere vardım. Orada ayakta bir kaç kişi konuşuyordu. Ben yanlarına vardığımda Davud (a.s.) yanımıza geldi ve onları bana tanıttı.


"Bu, Süleyman'dır" dedi. Ben, "Yâni, Süleyman aleyhisselam mı?" dedim. "Evet" dedi. Diğer birkaç peygamberi de, bu şekilde bana tanıttı. Ben, Davud (a.s.)'a hasretle:


"Bizim peygamberimiz nerede?" diye sordum. Davud (a.s.), elini kaldırarak bir tarafa doğru işaret etti. Büyük bir iştiyakla o yöne doğru koşmaya başladım. Tam tepeye ulaşıyorum, ayağım kayıyor, otuz metre aşağıya düşüp, tekrar çıkmaya çabalıyordum. Nihayet yamacı aşarak, koşmaya devam ettim. Bol ağaçlı bir ormana girdim, gittikçe ağaçlar sıklaştı ve birden ağaçlar kesildi. Boyları göğsüme kadar gelen buğday başakları ile dolu bir düzlüğe çıktım. Ortada da bir patika yol vardı. Patika yola girer girmez. Cenâb-ı Peygamberi (a.s.m.) gördüm. Büyük bir heyecan içerisinde selâm verdim. Gülümseyerek selâmımı alan Peygamberimiz:


"Geldin mi, Ali?" dedi.


"Geldim, yâ Rasulallah!" dedim. Onun gülümsemesi bana o kadar lezzet vermişti ki, tarif edemem. Adetâ o gülümseme içime, iliklerime, bütün hücrelerime kadar işlemişti. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.) yüzü dolgun, yeni tıraş olmuş, heybetli, her tarafı nûrânî ve insana güven veren bir çehre içerisindeydi.


"Yâ Resulallah, bu sefer sizi çok iyi gördüm." dedim. (Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.)'ı daha evvel, mükerreren zayıf görmüştüm.) Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.), pazularını şişirerek, mütebessim bir şekilde:


"Evet, çok iyiyim." dedi. Ben buraya nasıl geldiğimi ve başımdan geçenleri anlattım. Savaştan bahsettim. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.) ciddileşmişti:
"Onların ikisi de kâfirdir. Sizlere bir zarar veremezler." dedi. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.) ciddileşince, karşısında insan duramıyor, heybetinden adam mermer kesiliyordu. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.),


"Arkadaşlar..." deyince, birden kendimi diğer peygamberlerin oluşturduğu bir halkanın içinde buldum. Demek ki, Resulûllah (a.s.m.) ile konuşurken öyle dalmışım ki, onların varlığının farkına varamamışım. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.), konuşmasına devam ederek,


"Sofrayı hazırlayın!" buyurdu. Etrafımızdaki peygamberler, koşarak uzaklaştılar. Biraz sonra yemek yenecekti. Ben, Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.) ile oraya doğru, O (a.s.m.) önde, ben arkada yürürken, "Risale-i Nur okuduğumuzdan, talebe hizmetlerinden ve diğer hizmetlerimizden" bahsediyordum. Bu arada sofranın başına geldik. Sofra dâire şeklinde idi. Cenâb-ı Peygamber'in (a.s.m.) oturduğu yerin hemen sağında Davud (a.s.) ve ben vardım. Karşımdaki zâtın kim olduğu zihnimi kurcalıyordu. Her halde Yusuf (a.s.) idi. Kur'an-ı Kerîm'de ismi geçen bütün peygamberler sofrada hâzır bulunuyordu. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.)'in önünde bulunan iki tabakta salata vardı. Her ne ise... Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.) diğer peygamberleri tanıtmaya başladı. Hemen yanındaki Davud (a.s.)'ı överek tanıtmaya başladı. Bu arada onun sırtına hafif hafif vurarak, Kurandaki bahislerinden de bahsediyordu. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.), sözünü bitirir bitirmez, ben Davud(a.s.)'ın Risale-i Nur'da geçen kıssasını naklettim.
(Davud (a.s.), Sözler: 256 p. 2-3; 259 p. 1-2-3, 260 tamamı)
Davud (a.s.) isminin, kıssasının risalelerde geçmesine pek memnun olmuş ve bu memnuniyetini diğer peygamberlere mimik hareketleriyle izhar ediyordu.
Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.), diğer peygamberleri de bu şekilde tanıttı. Ben de, her defasında onların kıssalarını, Risale-i Nur'da geçen yerlerden naklettim. Hepsi bundan memnun oldular.




(Süleyman (a.s.), Sözler: 256 p.4; 257-258-260 tamamı)
(İbrahim (a.s.), Sözler : 281 p.1-2-3-4)
(Âdem (a.s.), Sözler: 262 p.1)
(Nuh (a.s.), Sözler : 254 p.2)
(İdris (a.s.), Sözler : 254 p.2)
(Yusuf (a.s.), Sözler : 254 p.2; Mektubat: 282 p. son; 283 tamamı)
Yemek üç-dört saat kadar sürmüştü. Artık yemek nihayete erecekti.


Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.),


"Misafirin duası makbuldür. Yemek duasını sen yap!" buyurdu. Ben, daha evvel ezberlemiş olduğum Sözler'deki duayı ve Münacât’ın sonundaki duayı okudum:


"Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, menba'larını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb'îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyetini başı boş bırakıp idam etme." (Sözler: 52)


"Yâ Rabbî ve yâ Rabb-es Semavâti ve-1 Aradîn! Yâ Hâlıkî ve yâ Hâlık-ı Külli Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana musahhar kıl! Kur'an'a ve imana hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nura musahhar yap! Ve bana ihvanıma, iman-ı kâmil ve hüsn-ü hatime ver. Hazret-i Musa Aleyhisselâm'a denizi, ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselama ateşi, Hazret-i Davut Aleyhisselama dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a şems ve kamer'i teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur'a kalbleri ve akılları musahhar kıl!.. Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs'te mes'ud kıl! Âmin, âmîn, âmin!... (Şualar: 58-59)
Bunun üzerine, Efendimiz Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.):


"Maşâallah, ne güzel ve ne câmi bir dua. Bu, Bediüzzaman'ın duası. Bir dahi oku" buyurdu. Ben tekrar okudum. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.) Efendimiz, yine:


"Maşâallah, ne güzel ve ne câmi bir dua. Bir dahi oku" buyurdu. Ben yine aşkla ve şevkle okudum. Bana üç kez okuttular. Artık, sofradan ayrılma zamanı gelmişti. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.), ayağa kalkmıştı. Ben de vedalaşmak üzere yanına yaklaştım. İçimden, "Ben sizin yerinizi öğrendim. Artık sık sık buraya gelirim" dedim. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.)'a "Yâ Rasulallah, biz devamlı Risale-i Nur okuyoruz. Ben şimdi Nur Talebelerinin yanına gidiyorum. Onlara ne diyeyim?" diye sordum. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.), mübarek parmağını havaya kaldırdı ki, diğer peygamberler de parmağını gözleriyle takip ediyorlardı. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.): "Allah (c.c), sizinle beraberdir" buyurdu. Sonra mübarek parmağını aşağıya, diğer peygamberleri gösterecek şekilde indirdi ve bir dâire çizdi:



"Arkadaşlarım da, sizinle beraberdir" buyurdu. Sonra mübarek eliyle kendini işaret ederek:


"Ben de, sizinle beraberim" buyurdu. Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.), ciddileşmişti. Mübarek sesini yükselterek:


"Devam edin!... Devam edin!... Devam edin!.." buyurarak, bana son mesajını verdi.


Efendimiz Cenâb-ı Peygamber (a.s.m.)'dan ayrılmadan önce, sıkıca sarıldım ve uyandığımda kendimi, ayakta buldum."