Mukaddeme

Evvela: Üstadımızın Risale-i Nur’dan Ondokuzuncu Mektub’un başlarında ihtar ettiği bir mes’elenin, burada tahkik edilecek mevzu ile münasebetine binaen buraya derci münasib görüldü.. Şöyle ki..

“Şu risalede çok ehadis-i şerife nakletmişim. Yanımda kütüb-ü hadisiye bulunmuyor.. Yazdığım hadislerin lafzında yanlışım varsa, ya tashih edilsin veyahut “hadis-i bilmanadır” denilsin.. Çünkü, kavl-i racih odur ki: “Nakl-i hadis-i bilmana caizdir..” Yani hadisin yalnız manasını alıp, lafzını kendi zikreder. Madem öyledir, lafzında yanlışım varsa hadis-i bilmana nazarıyla bakılsın..”

Madem hadislerin mana itibariyle nakline, sahabe ve ulemanın ekserisi ihtiyaca ve şeraitine binaen cevaz vermişler.. Elbette evliya eserlerinden bazı bahislerin dahi; tam aynı kelimelerle olmasa da, ihtiyaca ve maksada göre naklinin caiz olduğuna kat’iyyetle hükmedilebilir.. Zira, İslam dininde ayet-i kerimelerden sonra hadislerin mevkii gelmesinden ve hadislerin makamı dahi evliya eserlerinden önce geldiği cihetle, bu mes’elede bir müşkilat kalmaz..

Evet Üstadımızın.. “İmam-ı Rabbani Mektubat’ında demiş ki..” diye bahsinde, bazı ifadeler tam aynı lafızlarıyla bulunmasa da; eğer manasına dikkat-i nazar edilse, Üstadımızın beyanında geçen aynı hakikatın İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ında bahsi rahatça görülmektedir.. Hem, Mektubat-ı Rabbani’nin Türkçeye tercümesinden gelen bazı noksanlar da dikkate alınsa; bazı kelimeler az farklı da olsa, manaya nazar etmek ehl-i insafın şe’nidir diye hükmediyoruz.. Yani; “manası doğru olsa ve ona yakın kelimat ile gösterilse, mes’ele tamam olur..” diye ehl-i dikkatin nazarına arz ediyoruz...

Mektubat-ı Rabbani’den yapılan iktibaslar ise, piyasada münteşir bulunan Merve Yayınları’dan neşredilen nüshalar esas alınarak hazırlanmıştır.


İmam-ı Rabbani Mektubatına dair bir i’tizar


Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’tan..

“Silsile-i Nakşi’nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbani (R.A.) Mektubat’ında demiş ki: “Hakaik-ı imaniyeden bir mes’elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim..”

Hem demiş ki: “Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır..”

Hem demiş ki: “Velayet üç kısımdır.. Biri velayet-i suğra ki, meşhur velayettir.. Biri velayet-i vusta, biri velayet-i kübra’dır.. Velayet-i kübra ise, veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır..”

Hem demiş ki: “Tarik-ı Nakşîde iki kanat ile sülûk edilir.. Yani, hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez..”

Öyleyse, tarik-i Nakşînin üç perdesi var:

Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-ı imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbani de ahir zamanında ona sülûk etmiştir..

İkincisi: Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye tarikat perdesi altında hizmettir.

Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vacib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.

Madem hakikat böyledir.. Ben tahmin ediyorum ki; Eğer Şeyh Abdülkadir Geylani (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbani (R.A.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslamiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü, saadet-i ebediyenin medarı onlardır.. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir.. İmansız Cennet’e gidemez fakat tasavvufsuz Cennet’e giden pek çoktur.. Ekmeksiz insan yaşayamaz fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-ı İslamiye gıdadır.. Eskiden kırk günden tut, ta kırk seneye kadar bir seyr i sülûk ile bazı hakaik-ı imaniyeye ancak çıkılabilirdi.. Şimdi ise, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lakayd kalmak elbette kâr-ı akıl değil.. İşte otuzüç adet Sözler, böyle Kur’anî bir yolu açtığını dikkatle okuyanlar hükmediyorlar…”

Evet bu parça, Üstadımızın Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta geçen ve “İmam-ı Rabbani Mektubat’ında demiş ki..” diye bahis ve beyan buyurdukları hakikatların, bazı ehl-i tarik kardeşlerimiz tarafından ziyade serrişte edilerek böyle bahisler Mektubat-ı Rabbani’de yok diye iddialarına cevaben hazırlanmıştır.. Maksadımız kendimize bir meziyet vermek değil, Üstadımızın bahsi olan hakikatların nefs-ül emirde vaki olduğunu gösterip, mu’terizlerin haksız evhamlarını def’etmektir.. Bu hakikatler ise, hem Nur alemine, hem de alem-i İslam’a bakî bir sermaye olur inşaallah..

Evet.. İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ından yapılan iktibaslar ise, hakikat makamında Üstadımızın sözlerinin te’yidini göstermek ve umuma ispat etmek içindir.. Lakin nakıs istidadımla alabildiğim kadardır. Yoksa bu aciz herşeye hakkıyla vakıf değildir.. Evet hakiki ihtiyaç olsa daha ekmel ve daha güzel bir tarzda da hazırlanabilir. Fakat ben tahmin ederim ki, bu tahkikat ihtiyaca kafi gelir.. Belki de daha derin gitmeye ihtiyaç kalmamış…


426.Mektub’tan..


Bu mektubtan bu bahsin yeri ise, en başta zikri lazım geldiğinden buraya dercedildi.. Şöyle ki..


Ey evlad,
Bu soruların cevabı, ikinci cildin mektublarından birinde genişçe bulunmaktadır. Açık olan şu ki, o mektub fakirin çocuklarının -İmam-ı Rabbani kendi çocuğunu kastediyor- birinin ismine yazılıdır. Eğer o mektubu gözden geçirirseniz, herhalde ondan payınızı alırsınız..



Açıkça görülür ki, büyük zatlar her ne kadar zahirde bazı cüz’îler ve cüz’iyyatla meşgul görünseler de, kendi makamlarına münasib olacak bir tarzda ve ruhaniyetlerinin ulviyetine nisbeten küll ve küllî hükmündedirler.. Yani dış görünüşte bir ya da birkaç kişiyle münasebettar olarak konuşurlarken, aynı anda aynı mektubla veya sözle çokları ile de muhatab olabilirler.. Demek bir mektub yalnızca bir şahsa ve onun hususi ahvaline bakmaz.. Belki deruhte ettikleri kudsî vazifeye nisbeten, çoklara birden hitap edebileceklerine işarettir.. Hem öyle de olmak gerektir.. Hatta asırlar arkasında bulunan farklı muhatablara dahi, birer kapıdan hisselerini verebilirler.. Onun için, İmam o mektubu falana yazmış ve muhatabı da yalnız odur diye zannetmek ise; ancak şahsın kendi dar kalıplarına o mübarekleri sığdırmaya çalışmasıyla olur.. Maneviyatta derinleşenler ise, o zatların gaybî işaretlerini anlayarak kendi vazifesine istikametle bakar.. İşte Üstadımızın, “İmam-ı Rabbani demiş ki..” diye kendi haline muvafık gördüğü tavsiyeleri ve esaslarını bahsi ise; İmam-ı Rabbani’nin ruhaniyetine bir iftira değil, bilakis o mübarek imamın kudsiyetine işarettir.. Anlayana sivrisinek saz!..

Evet.. Nuranî ruhlara nisbeten, zaman ve mekan her vakit onları kayıt altında tutamaz.. İzn-i İlahî ile, çok zaman evveline ve çok zaman sonrasına nüfuz edebilirler ve hakeza kıyas et.. Her ne ise..


8.Mektub’tan..


Ehl-i Sünnet vel cemaat ehli zahir alimleri, bazı fiillerinde hatalı da olsalar, dışarıya nurlu ve doğru inançlar çıkarırlar.. Bunlar da kusurların silinmesine yol açar. Böyle fikirler, çalışmaları ve manevi yolda mücadeleleri olmasına karşın, Zat ve sıfatlar hakkındaki yanlış inanışlarından dolayı bir kısım tasavvufçularda bulunmaz..

Alimler ve ilim talebeleri hakkında bende büyük bir sevgi oluştu ve görünümleri bana hoş gelmeye başladı.. Onlardan olmayı, onlarla beraber Mukaddemat-ı Erbaa’dan Telvih ve Tavzih’i müzakere yapmak istiyorum. Yine onlarla beraber, fıkıhta Hidaye’yi okumak istiyorum. Alimlerin ilmî açıdan Allah’ın ihatası ve maiyetiyle ilgili sözlerine katılıyorum..


Bu mektubta İmam-ı Rabbani Hazretleri, ilme ve alimlere olan sevgisini ve onlardan olmayı arzu ettiğini ifade eder..


11.Mektub’tan..


Bu makama ulaştıran yol ikidir. Üçüncü bir yol yoktur.. Yani görünürde şu iki yoldan başka bir yol açığa çıkmaz.. Birincisi, nefsin noksanını ve kusurunu görmek. Cezbenin kuvvetiyle birlikte, hayırlar ve iyiliklerle ilgili niyetleri itham etmek. İkincisi de, sülukunu tamamlayan olgunluğa ermiş cezbelinin sohbeti.

Allahu Teala (C.C), üstün yardımlarınız sayesinde (İmam-ı Rabbani, kendi şeyhi Muhammed Baki Hazretlerini kastediyor..) taşıyabileceğim, altından kalkabileceğim birinci yolla beni rızıklandırdı..



Bu mektubta İmam-ı Rabbani Hazretleri, seyr i sülûktan ziyade nefsin kusurunu görmek esası ile gittiğini açıkça beyan ediyor..


13.Mektub’tan..


Bütün keşifler şeriatın zahirine uygundu. Şeriata muhalif kıl kadar birşey yoktu. Şeriatın dış görünümüne ters olan bazı sofilerin açıkladıkları keşifler ise, ya yanılmadan ya da manevi sarhoşluk halinden doğmaktadır. Aksi taktirde içi ile dışı arasında herhangi bir zıtlık, terslik mevcut değildir. Şeriata terslik, yola devam ederken geçici bir görüntüdür. Teveccüh ve biraraya gelerek bu görüntünün kaldırılması gerekir. Gerçekten sona ulaşan, işin nihayetine yaklaşan kişi, şeriatın dışı ile içinin birbirine uyduğuna şahit olur.

Alimlerin bilgisiyle büyük Şeyh efendilerin bilgileri arasındaki fark; Alimlerin bilgileri delillere ve ilme dayanır. Şeyhlerin bilgileri ise, elde edilen keşiflere ve zevke dayalıdır.

Onların hallerinin doğruluğunu ortaya koyan bu uyumdan başka, hangi delile ihtiyaç duyulabilir?



Bu mektubta; keşiflerin, şeriatın zahirine uyması gerektiğinden bahsediliyor.. Alimler ilme, Şeyhler keşfe dayanır diye izah ediyor..


18.Mektub’tan..



Evet bu yolda tasavvufta birçok ilimler ortaya çıkar, marifetler oluşur. Fakat bunların hepsini aşmak lazımdır.. Sâlik, sıddıklık makamı olan sonların en sonuna ulaşmadan, hakiki ilimlerden ve yakıni bilgilerden hiçbir hissesi olamaz.. Keşke bilebilseydim; ehlullah arasından bu makama ulaştıklarını söyleyenlerin, bu makama uygun bilgileri ve marifetleri niye yok? Bunun yolu ne?


Bu mektubta İmam-ı Rabbani Hazretleri, seyr-i sülûkun nihayetinin hakikî ilimlere ulaşmak olduğunu beyan ediyor.. Beşinci Mektubta geçen.. “Bütün tarikatların nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin inkişafıdır” hükmüne işaret ediyor..


24.Mektub’tan..



Kalb, birden fazla şeyi sevemez.. Birşeyle kurduğu sevgi bağı kalkmadıkça, bir başkası ile sevgi kuramaz..


Bu mektub, kalbin birden fazla şeye bağlanamayacağı hakkında yazılmıştır.. Mektubta, kalbi yalnız Allah’a bağlamak manası işlenirken; işareten ise, Üstadımızın İmam-ı Rabbani’nin en mühim tavsiyesi dediği ve Risale-i Nur’dan Yirmisekizinci Mektub’un Üçüncü Mes’elesinde geçen; “Tevhid-i kıble et!” sırrına da bakıyor.. Evet, Üstadımız diyordu..

İmam o mektublarında tavsiye ettiği gibi, çok mektublarında musırrane şunu tavsiye ediyor.. “Tevhid-i kıble et!” Yani: “Birini üstad tut, arkasından git! Başkasıyla meşgul olma..”



32.Mektub’tan..



Bu mektubta, Sahabenin fazileti ve Mehdi’nin onlara benzemesi hakkında izahlar vardır.. Seyr-i süluk olmadan da, bazı makamlara çıkanlara dair malumat verir..


...Bazı makamlarda ise, cezbe ve süluk diye birşey yoktur. Şöyle ki; cezbe ve sülukun o makamda ne yeri vardır, ne de herhangi bir ilgisi.. İşte, bu makam hakikaten çok yüksektir..

Peygamberin (SAV) ashabı, bu makama çıkma imtiyazıyla şereflenmiş ve insanlar arasından seçilerek bu büyük devletle (nimetle) müşerref olmuşlardır.

...Bu makam, bu bağlılık Sahabeden sonra –Allah onlardan razı olsun- inşaallah Mehdi’de görülecektir..

Tasavvuf tabakalarından pek az meşayih (şeyhler) bu makamdan haber vermektedir. Nerede kaldı, bu makamın bilgilerinden ve büyüklüğünden bahsetsinler..

...Bu yüce Peygamberin (SAV) izinden giden bir kısım insanlar da, bu bereketle, devletle şereflenebilirler..

İşte böyle insanların sohbeti de daha başta iken bu yüksek nisbete, makama ulaşmalarına sebep olabilir.. Yani, cezbe ve süluk mertebelerini aşmadan, daha ilk adımda bu devlete erişebilirler..



Üstadımızın.. “Eskiden kırk günden kırk seneye kadar bir seyr i süluk ile, bazı hakaik-ı imaniyeye ancak çıkılabilirdi.. Şimdi ise, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lakayd kalmak elbette kâr-ı akıl değil..” diye bahsettiği mes’elenin hakikatı ise, bu parçadan rahatlıkla anlaşılıyor..

Ey kendini âkıl zannedip, o yolu anlamayarak tenkide meyleden biçareler!.



35.Mektub’tan..



Bilmiş ol ki, seyr ve sülukten maksad, nefsani arzulardan doğan batıl mabudlara tapmaktan kurtulmak, tek mabud olan Allah’tan başka yönelecek kıblenin gerçekten bulunmamasını sağlamaktır..


Üstadımızın, İmam-ı Rabbani çok mektublarında tavsiye ediyor dediği “Tevhid-i kıble et!” sırrına bakar.. Risale-i Nur’dan Yedinci Şua’da geçen.. “Bütün tarikatların en mühim neticesi hakaik-ı imaniyenin inkişafıdır..” diye hükmüne de işaret eder.. Hakaik-ı imaniyenin kutbu ise, iman-ı billahdır..


36.Mektub’tan..



Şeriatın, din ve dünya saadetini sağladığı, tarikat ve hakikatın şeriatın hizmetinde olduğu, bununla ilgili hususlar hakkındadır..

...sofilerin sembolü ve alametleri haline gelmiş olan tarikat ve hakikat, şeriatın üçüncü cüzü olan ihlas unsurunu tamamlamakta, ona hizmet etmektedir. Tarikat ve hakikatı ele geçirmekten kasıt, şeriatla ameli ihlas bakımından tamamlamaktır..



İhlas ise, iman hakikatlerinin hulasasıdır.. Zira “medar-ı necat ve halas, yalnız ihlastır” buyurmuş Üstadımız.. Hem “ihlası kazanmak çok mühimdir..” ila ahir beyan eder..


Tarikat yolunda sofilerde meydana gelen haller, vecdler, özel ilim ve irfanlar asıl gaye olmayıp, bu yolun yolcularını terbiyeye yarayan evham ve hayallerden ibarettir. O halde bunlara takılıp kalmamak, süluk ve cezbe yolunun sonu olan rıza makamına ulaşmak gerekmektedir..


Yine Beşinci Mektub’ta geçen, “Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır..” hükmünü te’yid ediyor.. Evet, iman hakikatlerinin inkişafıyla rıza-yı İlahîye vasıl olur..


Çünkü, tarikat ve hakikatın menzillerini kat’etmekten tek gaye, rıza makamının kendisine bağlı olduğu ihlası elde etmektir..


İmam-ı Rabbani yukarda bahsettiği, süluk ve cezbe yolunun sonu olan rıza makamına ulaşmaya dair hükmünü, rıza makamının da ihlasa bağlı olduğunu beyan edip tamamlıyor.. Evet.. İhlası elde etmek ise, iman hakikatının inkişafıyla hasıl olur..


Rıza makamı ve ihlas devletine ise, binlerde bir kişi, üç tecelli ile -esma, sıfat, zat- ariflerin müşahedelerinden geçirildikten sonra ulaştırılır.


İmam-ı Rabbani bu mana için tarikatta süluk edildiğini izah ettikten sonra, devamında ise şöyle bahsediyor..


Eksik olanlar, geçici olması gereken hal ve vecdleri gaye, müşahede ve tecellileri matlub sanan kimselerdir.. Şüphesiz böyleleri vehim ve hayal hapishanesinde kalır, bu bağlılıkla şeriatın kemallerine mazhar olmaktan mahrum olurlar..


Yani böyleler, tarikatın asıl gayesini anlamamışlardır.. Demek tarikatın gayesi, şeriatın kemaline mazhar olmaktır.. Yoksa, tarikat maksud-u bizzat değildir.. İmam-ı Rabbabi Hazretleri gayet açık beyan etmişler.. Evet.. Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta bahsi geçen.. “Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır..” diye İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ından nakledilen sözün hakikatı da tam manasıyla tezahür etmiş oluyor..


Bu mana, fakir için –İmam-ı Rabbani kendisini kastediyor- bu tarikatta on yıl meşgul olduktan sonra ancak açıkça anlaşıldı.. Şeriat müşahedesi olduğu gibi çıktı.. Bundan önce her ne kadar, haller ve vecdlerle bir ilgim olmadıysa da, nazarımda şeriatın hakikatını yaşamaktan başka maksadım yoktu. Fakat işin hakikatı, ancak on yıl sonra tam olarak anlaşılabildi.. Bundan dolayı Allah’a içten ve sınırsız hamd ederim..


Haller ve vecdlerle ilgisi olmadığı ise, “Hakaik-ı imaniyeden bir mes’elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim..” diye Beşinci Mektub’ta İmam-ı Rabbani’den nakledilen mes’eleye bakar.. Hem, İmam-ı Rabbani burada şeriatın hakikatını yaşamaktan bahsetmekle; tarikatla iştigalindeki asıl maksadını da sarahaten beyan ediyor.. Demek tarikattan maksad, hakaik-ı imaniyenin inkişafıdır.. Yoksa, tarikat maksud-u bizzat değildir..

İnce bir nükte dahi şudur ki: İmam-ı Rabbani’nin şeriatın hakikatını yaşamaktan bahsetmesi gibi, Üstadımız da.. “Şeriatın hakikatına dair yazılan Sözler” diye bahseder.. Sözler’den kasıt ise, Risale-i Nur’dur..

Hem, Üstadımızın Beşinci Mektub’ta geçen.. “Eğer Şeyh Abdülkadir Geylani (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbani (R.A.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslamiyenin takviyesine sarfedeceklerdi..” diye bahsettiği hakikatın manası da buradan anlaşılıyor..



37.Mektub’tan..

Şu an, Hz. Muhammed Mustafa’nın (SAV) sünnetlerinden birini daha diriltmekten başka bir isteğim kalmadı..


İmam-ı Rabbani Hazretleri maksadının Sünnet-i Seniyyeyi ihya etmek olduğunu beyan ediyor..


40.Mektub’tan..

Süluk konaklarını geçip, cezbe makamlarını kat’ettikten sonra bana malum oldu ki; bu seyr-i süluktan maksad, yani tasavvuf yolculuğundan murad, ihlas makamını yakalamaktır..

...
Tarikat ve hakikat işte bu ihlasın oluşabilmesi, tamamlanabilmesi için şeriata hizmet ederler. Şeriatın yardımcısıdırlar.. Evet işin gerçeği bu.. Fakat herkesin aklı bunu almıyor, anlamıyor..

Mahlukatın birçoğu uykuyla, rüyayla, hayalle huzur buluyor kanaat ediyor. Cevizle, muzla çocuklar gibi yetiniyorlar.. Bunlar şeriatın olgunluklarını, kemallerini nasıl anlayabilirler? Tarikatın ve hakikatın gerçek yüzüne nasıl ulaşabilirler?..

Şeriatı ceviz kabuğu; hakikatı, tarikatı da onun içi zannederler.. Ama işin içyüzünü anlayamazlar.. Sofilerin zevkli sözleriyle aldanırlar.. Süfli, alçak makamlarla ve hallerle fitneye düşerler, imtihan olunurlar..



İmam-ı Rabbani Hazretleri bu mektubta da, gayet açık olarak tarikatın maksud-u bizzat olmadığını, tarikatın gayesinin şeriatın kemaline hizmet olduğunu; hem makamların ve hallerin esas olmadığını, asıl şeriatın yaşanması gerektiğini ders veriyor..


41.Mektub’tan..



...bilinmesi gereken bir diğer husus ta; nefis mutmainne olmasına rağmen, nefsin sıfatlarının hala devam etmesinde birçok menfaat ve sayısız faydalar vardır.. Eğer nefsin sıfatlarının devam etmesine, açığa çıkmasına mani olunsaydı; nefsin yükselmesinin önü kesilmiş olurdu. Ya da ruhta meleklik sıfatı oluşurdu, melekleşirdi. Böylelikle de bulunduğu makamda hapsolunur, durdurulurdu. Ruh, ancak nefse uymamakla yükselebilir.. Eğer nefiste böyle bir muhalefet gerçekleşmezse, o zaman yükselme nasıl olacaktı?

...bu makamdaki büyük insanların nefislerinin muhalefeti demek, azimeti terketmeleri demektir.. Nefis azimeti istemez. Büyük insanların nefislerinde sadece bu istek bulunur. Yoksa azimeti terketmezler, bırakmazlar. Nefislerindeki bu istekten dolayı Allahu Teala’ya çok yalvarırlar, pişman olurlar, sızlarlar..



Üstadımızın, Kastamonu Lahikasında bahsi geçen.. “İmam-ı Rabbani dahi bu mecazî nefs-i emmare’den haber veriyor..” dediği hakikatten bahsediyor..


Bundan dolayı da; başkalarının bir senede kazandıklarına, onlar bir anda ulaşırlar, elde ederler..


Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta geçen.. “Şimdi ise, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lakayd kalmak elbette kâr-ı akıl değil..” diye Üstadımızın hükmünü te’yid eden bir hakikatten İmam-ı Rabbani dahi haber vermiş..


46.Mektub’tan..



Seyr-i süluktan, nefsi temizlemekten gaye, manevi afetleri kaldırmak, kalb hastalıklarını gidermektir ki; gerçek iman elde edilebilsin..


Seyr-i süluktan maksad ise, iman hakikatlerine ulaşmak olduğu izah ediliyor..


48.Mektub’tan..



...İslamı öğrenen talebe ile, sofiler için bir miktar para gönderdiğini yazıyor. Önem bakımından ilim taliblilerini, sofilerden önce tutmasıyla gerçekten iyi yapmış.. İç de dış gibidir. Gerçekte ve iç alemde de bu topluluğun öne geçirilmesini umarız.. Her kap içindekini sızdırır. Talebeyi öne geçirip onlara daha çok önem vermekte, şeriatı tervic ve teşvik vardır. Çünkü onlar, şeriatı sonraki nesillere taşıyan kimselerdir.. Hz. Peygamberin (SAV) getirdiği din, onlarla ayakta durur. İnsanlar kıyamette şeriattan sorguya çekilir, tasavvuftan değil..


Evet tarikattan maksad ise, hakaik-ı imaniyenin inkişafıdır.. Yani, şeriatın hakikatıdır.. Beşinci Mektub’ta geçen.. “İmansız Cennet’e gidemez fakat tasavvufsuz Cennet’e giden pek çoktur.. Ekmeksiz insan yaşayamaz fakat meyvesiz yaşayabilir.. Tasavvuf meyvedir, hakaik-ı İslamiye gıdadır..” diye Üstadımızın beyanlarını tasdik etmiş.. Tasavvufun asıl gaye olmadığı ve ilim talebesinin, sofilerden önce olduğu hususları da ders verilmiş..


Denirse ki: İlim yolcusu nefsinin esiridir. Böyle nefsinin köleliğinden kurtulamamış, bir sofiye nasıl tercih edilebilir?

Şöyle cevap verilir: Böyle söyleyen henüz sözü anlayamamış, maksada erememiştir.. Çünkü, ilim yolcusu nefsinin elinde esir olsa bile, yaratıkların kurtuluşuna sebep olmaktadır. Çünkü dini hükümleri ve ilimleri başkalarına taşımak ve öğretmek bunlara bağlıdır. Kendisi öğrettiklerinden faydalanmasa bile, bu ikinci vazifeyi yerine getirir.. Halbuki sofi kurtulmuş da olsa, yalnız kendini kurtarmıştır; onun halkla ilgisi yoktur.. Birçok kimsenin kurtuluşu kendine bağlı olanın, kurtuluşu yalnız kendine ait olandan daha üstün olacağı açıktır..



İmam-ı Rabbani bu mektubta, iman hizmetine ehemmiyetle nazar-ı dikkati celbediyor.. Yani, başka insanların imanının kurtulmasına çalışanların, yalnızca nefsinin terbiyesiyle meşgul olarak kendini düşünenlerden daha üstün olduğuna sarahaten dikkat çekilmiş.. Hem ilim talebesinin, sofilerden üstün olduğuna dair tahkikat yapılmış.. Evet Üstadımızın, “Şeyh-i Geylani, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbani gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmet ve gayretlerini hakaik-ı imaniyenin takviyesine sarfedeceklerdi..” diye bahsettiği hakikatın kat’iyetle tezahürü görünüyor, te’vile kabil değildir!..


75.Mektub’tan..



Bil ki iki cihan saadetine ulaşmak, Peygamberlerin Efendisine (SAV) tabi olmaya bağlıdır. Dua ve selamlar, onun ve yakınlarının üzerine olsun. Ona tabi olma, ehl-i sünnet alimlerinin bildirdikleri usul üzere olmalıdır. Allah, onların çalışmalarını kabul buyursun.. Bu da evvela, bu büyük insanların görüşleri doğrultusunda inançları düzeltmek; ikinci olarak da helal, haram, farz, vacib, sünnet, mendub, mübah ve karışık şeyleri öğrenmekle olur. Daha sonra, bilinen bu şeylerle amel edilmelidir..

Bu iki inanç ve amel kanatları elde edildikten sonra, eğer ebedi mesud olması için ezeli yardım varsa, mukaddes âleme doğru uçmak nasip olur. Bu iki kanat takılmadan, uçuş mümkün değildir.. Dökülen ağaç kabuğu gibi yerlerde sürünür..



Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta geçen.. “Tarik-ı Nakşîde iki kanat ile sülûk edilir.. Yani, hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez..” diye İmam-ı Rabbani’den nakledilen hakikatı sarahaten tasdik ediyor.. Lakin tercümeden gelen noksanlar vesair sebeplerle tam aynı lafızlar olmasa da kusura bakılmaz. Maksad manadır, kelam değil!.. Evet böyle makamlarda, manaya daha ziyade nazar etmek gerektir.. Zaten, Üstadımızın da bahsi mana üzerinedir.. Hem de lafız itibariyle dahi bakılsa, ona yakın kelimelere dikkatle bakanlar hükmeder..


...güzel bir iltifatla yardım istediğinize göre, size müjdeler olsun. Sağlam ve kazanmış olarak dönersiniz. Yalnız bir şartla, o da kalbi yalnız bir yere bağlamak, bir yere yönelmektir.. Çünkü bağlanılan, dönülen yön başka başka olursa; sâlik kendini tefrikaya atmış olur..


İmam-ı Rabbani de gaybî bir surette ona diyordu: “Tevhid-i kıble et!” Yani: “Birini üstad tut, arkasından git! Başkalara bakma, meşgul olma..” diye geçen bahis de yine sarahaten geçiyor bu parçada..


85.Mektub’tan..



Bilmiş ol ki, insanların mutlaka sağlam bir inanç üzere olması ve salih bir amel üzerine bulunması gerekir..


Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta geçen.. “Tarik-ı Nakşîde iki kanat ile sülûk edilir.. Yani, hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez..” diye hakikatı İmam-ı Rabbani bir kez daha te’yid ediyor..


91.Mektub’tan..



Bilmiş ol ki, evvela yapılması gereken, kurtuluşa eren fırka olan Ehl-i Sünnet vel cemaat görüşleri doğrultusunda inancı düzeltmektir.. İkinci olarak, fıkıh hükümlerinin gereklerine göre amel etmektir..

İnanç ve amelden oluşan bu iki kanatla kanatlanıldığında, mukaddes âleme uçmayı arzulamak gerekiyor..



Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta geçen.. “Tarik-ı Nakşîde iki kanat ile sülûk edilir.. Yani, hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur..” diye aynı mes’eleyi İmam-ı Rabbani Hazretleri bir kez daha te’yid ediyor..

Eğer denilse: İmam-ı Rabbani Hazretleri çok mektublarında Nakşibendi yoluna teşvik ediyor..

Elcevab: Evet.. İmam-ı Rabbani kendi zamanının ihtiyaçlarına nazaran öyle yapmıştır.. Nitekim Doksanıncı Mektub’taki ifadelerinde bundan şu şekilde bahseder..



...sevenlerin ve samimi insanların yaptıkları nasihatlerde, Allahu Teala’ya yönelebilmek ve ondan başka herşeyden yüz çevirebilmek için çalışmaya, çabalamaya ve gayret göstermeye teşvik vardır.

Mısra: İşte iş bu, gerisi hayal..

Bu büyük devlete bu zamanda sahip olabilmek, yüksek Nakşibendi ehline samimiyetle sarılmaya ve onlara yönelmeye bağlıdır..



..diyerek, kendi asrının şeraitine göre tarikat yolunu ihtiyar etmesini izah etmiştir.. Üstadımız ise: “Zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır” der.. Zira, bu zaman ahirzamandır.. Hadiste geçer ki.. “Fitne-i ahirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hakim olmaz” Demek imanı fevkalade kuvvetlendirmeye ihtiyaç hissedilen dehşetli bir vakittir.. Hem vaktimiz az, hem düşmanlar çok.. ila ahir hikmetlerini beyan eder..

Evet, Üstadımız.. “Onların zamanında, bu dehşetli zındıka hücumu imanı sarsmıyordu..” diye bahseder.. Yoksa haşa, maksad onların yollarını beğenmemek değil, belki asrın şartlarına göre o yolları tecdid etmektir.. Evet, Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam her yüz senede dini tecdid edecek zatların gönderileceğini sahih hadislerinde müjdelemiştir..

O asırda İmam-ı Rabbani, bu asırda Bediüzzaman Said Nursi..



94.Mektub’tan..



İnsanın yapması gereken ilk husus, kurtulacak fırka olan Ehl-i Sünnet vel cemaatin görüşleri dahilinde inançları düzeltmektir. İkinci olarak da, fıkıh hükümlerinin gerektirdiği şekilde salih amel işlemektir. Eğer İlahi muvaffakiyetle beraber farz, vacib, sünnet, müstehab, helal, haram ve karışık olan hususların hükümleri de öğrenilirse, hakikat alemine doğru kanat açıp uçmak ancak mümkün olabilir..


Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta geçen.. “Tarik-ı Nakşîde iki kanat ile sülûk edilir.. Yani, hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur..” diye aynı mes’eleyi İmam-ı Rabbani Hazretleri çok mektublarında olduğu gibi, burada da yine sarahaten beyan ediyor..


97.Mektub’tan..



İbadetten önce elde edilen iman, imanın suretidir; yoksa yakîn tabiri ile ifade edilen, imanın hakikatı değil.. Allahu Teala bu manada şöyle buyurmuştur:

“Ey mü’minler! Allah’a, Peygamberine ve Peygamberine indirdiği Kur’ana, daha önce indirdiği kitaplara olan imanınızda devamlı bulunun. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse; muhakkak hidayetten uzak bir sapıklığa düşmüştür.” Nisa 136

Bu şu demektir: Ey şeklen iman edenler! Emredilen ibadet vazifelerini yerine getirerek gerçekten iman ediniz.. Velilik halinden ibaret olan fena ve beka devletlerinin elde edilmesinden asıl gaye, işte bu yakîni yakalamaktır..




Demek, tarikatın asıl gayesi yakîni elde etmektir.. Yakînden kasıt ise, imanın hakikatı olduğu yukarda izah ediliyor.. Öyle ise, tarikatın maksadı imanın inkişafıdır.. Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta geçen.. “Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır” hükmüne açıkça işaret ediyor..


161.Mektub’tan..



Bilmiş ol ki, tasavvuf mertebelerinde mesafe kat’etmekten gaye, nefsin huzur bulmasıyla alakalı olan gerçek imanı yakalamaktır..


Madem, tasavvufun gayesi gerçek imanı elde etmektir.. Risale-i Nur’dan Beşinci Mektubta geçen.. “Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır” hükmüne bir kez daha işaret ediyor..


193.Mektub’tan..



Allah korusun, eğer inanılması zorunlu olan inanç esaslarıyla ilgili meselelerde bir sarsıntı olursa, o zaman ahiret saadetinden mahrum kalınış gerçekleşmiş olur. Fakat amelle ilgili işler böyle değil. Zira amellerde herhangi bir hata yapılırsa, tevbe yapılmasa da affedilmesi umulur. Bir hatadan dolayı herhangi bir cezalandırma vuku bulsa da, işin sonunda kurtuluşa ermek kesindir. Öyleyse, işin direği inancı düzeltmektir..

Hace Ahrar Hazretlerinden (KS) şöyle bir şey nakledilir: “Bütün vecdler ve haller bizlere verilse de, bizim hakikatımız Ehl-i Sünnet ve cemaat inancıyla süslenip bezenmese; bu hallerin ve vecdlerin düşüklükten başka birşey olmadığına inanırız..”



Burada İmam-ı Rabbani Hazretleri, itikadı düzeltmenin, hallerin ve vecdlerin fevkinde olduğunu nazara veriyor..

Hem Beşinci Mektub’ta geçen.. “Hakaik-ı imaniyeden bir mes’elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid (vecdler) ve keramata tercih ederim” diye hükmünü tasdik ediyor..

Hem yine Beşinci Mektub’ta geçen.. “Şeyh-i Geylani, İmam-ı Rabbani gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslamiyenin takviyesine sarfedeceklerdi..” Üstadımızın kanaatlerini de te’yid ediyor.. Hatta biraz daha üst satırlarda, İmam-ı Rabbani Hazretleri der ki..



Bu sırada hatırıma bu hususla ilgili, yani Ehl-i Sünnet vel cemaat inançlarından bahseden bir kitap yazmak geldi.. Ve bu kitaptan rahatlıkla hüküm çıkarılabilsin..


Evet, bahsi geçen Üstadımızın kanaatini yine sarahaten te’yid ediyor.. Hem de yine Beşinci Mektub’ta geçen.. “Doğrudan doğruya hakaik-ı imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbani de ahir zamanında ona süluk etmiştir..” diye Üstadın bahsettiği mes’eleye de bakıyor..


207.Mektub’tan..



Tasavvuf yolunda yürümekten gaye, imanın hakikatı olan şer’i inançlara yakîni artırmaktır.. Ve yine fıkıh hükümlerini yerine getirmektir.. Yoksa, bunun arkasında başka birşey yoktur..


Beşinci Mektub’ta bahsi geçen.. “Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır” hükmünü yine sarahaten te’yid ediyor.. Yani tasavvuf maksud değil, ancak imanın hakikatının asıl gaye olduğunu gayet açıkça ifade etmişler..


217.Mektub’tan..



...vecdler ve haller, şeriat terazisine vurulmadıkça “yarım arpa” kadar dahi kıymeti olmaz.. İlham ve keşifler, Kur’an ve sünnet masdarına vurulmadıkça “yarım kuruş” bile etmez..

Tarikat yolundan gaye, imanın hakikatlerinden olan şeriatın inanılması gereken düsturlarına kesin olarak inanmaktır..



Beşinci Mektub’ta bahsi geçen.. “Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır” hükmünü yine sarahaten ifade ediyor.. “Hakaik-ı imaniyeden bir mes’elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim” hükmüne de remz ediyor.. Zira “yarım arpa” ifadesi ise, şeriatın asıl olduğuna dair bir mikyas olmak üzere İmam-ı Rabbani Hazretleri tarafından kasden tercih edilmiştir..

İlham ve keşiflere dair hükmünü ise, Üstadımız da şu ifadeleriyle tasdik eder.. “Sünnet-i Seniyye ile müvazene yapılmazdan evvel, hemen meşhudatına itimad eden işrakiyyunla mutasavvifenin eserlerini teemmül eden zatlar şu söylediğime hak verir, bilâ-tereddüt kabul ederler..” diye; insanın hemen meşhudatına itimad etmeyip, kitap ve sünnetin mizanıyla tartmanın lüzumlu olduğunu ihtar ederler.. Risale-i Nur mesleği işte bu esastan gitmiştir.. Yani, yalnız ilhama dayalı olarak değil, bilakis kitap ve sünnetin mizanı esas alınmıştır.. Bu ilham mes’elesi bazılar tarafından su-i istimal edilmemek için, kısmen saded harici olarak izaha mecbur kaldım.. Kusura bakılmasın..



237.Mektub’tan..



Öyle ise ilk yapılacak şey, ehl-i sünnet vel cemaat inancına göre inançları düzeltmektir. Allah onların çalışmalarını artırsın.. Sonra, fıkıh ilminde anlatıldığı gibi farz, vacib, sünnet, mendub, helal, haram, mekruh ve şüpheli şeyleri bilmektir. Ve bu bilginin gerektirdiği şekilde amel etmektir.

Bunlardan sonra, üçüncü olarak tasavvuf ilmini öğrenmeye gelir. Bu iki kanat sağlam düzgün olmadıkça, mukaddes aleme doğru uçuşa geçmek imkansızdır. Bu iki kanatla kanatlanmadan, meydana gelen hallerin ve vecdlerin senin helakine sebep olacaklarını bilip, onlardan uzaklaşmalı ve Allah’a sığınmalısın..



Beşinci Mektub’ta bahsedilen.. “Tarik-ı Nakşîde iki kanat ile sülûk edilir.. Yani, hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez..” hükmünü İmam-ı Rabbani Hazretleri yine sarahaten tasdik ediyor.. Hem de bu iki kanat olmadan, hallerin ve vecdlerin helake sebep olacağından bahsederek, bundan Allah’a sığınılmasını da tavsiye ediyor..


266.Mektub’tan..



Şunun bilinmesi gerekiyor ki; herhangi bir meselede alimler ile sofiler arasında bir ihtilaf bulunduğunda, iyice düşünüldüğü zaman görülecektir ki, hak alimlerden yanadır..

Bunun sırrı şudur,

Alimler peygamberlere uymaları vasıtasıyla, onların ilimleri peygamberlik üstünlüklerine bakmaktadır. Sofilerin bakışları ise, veliliğin üstünlüklerine ve bilgilerine bakmakla sınırlıdır. Dolayısıyla, peygamber kandilinden alınan ilim, velilik mertebelerinden alınan ilimlerden şüphesiz daha doğru ve daha sağlam olmaktadır..

Tarikat yoluna girmek, inanç ve amelin üzerine fazladan birşey eklemek maksadıyla ya da onlardan başka yeni durumlar elde etmek için olmamalıdır. Çünkü böyle birşey uzun emel beslemek olur ki, bu da bizi hatalara iter. Bilakis tarikata girmekten maksad, inançlarda yakîn elde etmek içindir..



Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta geçen.. “Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır..” hükmüne, yine pekçok yerlerde olduğu gibi açıkça parmak basıyor..


273.Mektub’tan..



Bu tarikatın matlubuna ulaşmayı her kim istiyorsa, bu tarikata muhalefet etmekten kaçınması gerekiyor. Başka tarikatların matlublarının onun gözünde asla bir kıymeti olmamalı, değer vermemeli, tarafına bakmamalıdır.

Hace Bahaeddin Nakşibendi buyurdu ki: “Ne yaparız, ne de inkar ederiz.”

Yani biz bu işi yapmıyoruz. Çünkü, bize ait olan tarikata terstir.. İnkar da etmiyoruz. Çünkü diğer şeyhler tarafından yapılmıştır..

Herkesin yönünü, yüzünü çevirdiği bir yol bulunur..



Üstadımızın, İmam-ı Rabbani çok mektublarında tavsiye ediyor diye Risale-i Nur’da bahsettiği.. “Tevhid-i kıble et!” sırrına bakar.. Yani: “Yalnız birini üstad tut, arkasından git! Başkalara bakma, meşgul olma..” diye anlattığı mes’eleyle alakadar bir parçadır..


302.Mektub’tan..



Ey evlad,
Aşk ızdırabı, muhabbet tantanası, şevkten dolayı inlemeler, elem ve zevk karışımından dolayı bağırıp çağırmalar, vecd, raks... hepsi gölge makamında ve zuhuratların, gölge tecellilerin meydana geldiği anda olur. Asıla ulaştıktan sonra da, artık bu işlerin meydana gelmesi düşünülemez..

Böyle bir yerde muhabbet, taat isteme manasındadır. Nitekim alimler de böyle demektedirler. Yoksa bazı sofilerin sandıkları gibi, şevk ve zevkten kaynaklanan, belirtilen manaların üstüne fazladan bir mana da değildir..



Eğer parçaya dikkatle bakılsa.. “Hakaik-ı imaniyeden bir mes’elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid (vecdler) ve keramata tercih ederim..” diye, Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta bahsedilen İmam-ı Rabbani’nin hükmüne bakıyor.. Demek tarikattan maksud olan; kerametler, vecdler vesaire değil; bilakis asıl’a ulaşmaktır.. Asıl’a ulaşmak ise, iman hakikatlerinin nihayet inkişafıdır.. Beşinci Mektub’ta geçen.. “Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır..” diye bahiste, İmam-ı Rabbani bu hakikatı ifade etmişler..


Aynı şekilde, yine o insanlar velilik makamındaki tüm beşeri sıfatların reddedilmesine çalışırlar. Peygamberlik makamında arzulananlar ise, bu sıfatların kötü alakalarının reddedilmesidir. Yoksa bu sıfatların asıllarının reddedilmesi değil.. Çünkü, bu sıfatlar haddizatında kamildir. Mesela, ilim sıfatı kamil sıfatlardandır. Eğer onlara bir noksanlık gelirse, o sıfatla alakalı kötü tarafın noksanlığındandır. Dolayısıyla zaruri olan, o kötü alakayı reddetmektir. Yoksa sıfatın aslını reddetmek değil.. Diğer sıfatlar da bu kıyasa göredir..

Velilik yolundan Peygamberlik makamına ulaşanların, yolda yürürken sıfatın aslını reddetmeleri mutlaka gereklidir.. Veliliğin aracılığı olmadan Peygamberlik makamına ulaşanların ise, sıfatın aslını reddetmelerine ihtiyaç yoktur. Bilakis ona gereken, bu sıfatların kötü alakalarını reddetmeleridir..



Beşinci Mektub’ta geçen.. “Velayet-i kübra ise, veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır..” diye İmam-ı Rabbani’den nakledilen hükme işaret ediyor.. Farsça’dan tercümeye rağmen yine de aşikare görünüyor.. Demek, tarikat yoluyla gitmeden de hakikata ulaşmak mümkündür..


Bilinmesi gerekir ki, anlatılan bu velilikten murad, kendisinden “küçük velilik” ve “evliya veliliği” diye bahsedilen gölge veliliğidir. Ama gölgeyi aşan Peygamberlik veliliği ise, o bundan başkadır..


Yine Beşinci Mektub’ta geçen.. “Velayet üç kısımdır.. Biri velayet-i suğra ki, meşhur velayettir.. Biri velayet-i vusta, biri velayet-i kübra’dır..” diye İmam-ı Rabbani’den nakledilen velayet meratibine dair hükmüne bakıyor..


Burada istenilen, beşeri sıfatların kötü alakalarını reddetmektir. Yoksa o sıfatların aslını reddetmek değildir. Sıfatların kötü alakalarını reddetme hasıl olduğunda, Peygamberlik veliliği elde edilmiş olur.. Eğer bundan sonra yükselme vaki olursa, Peygamberlik kemalatına bağlanmış olur.

Bu beyandan anlaşılan şu ki, Peygamberlik için asıl velilik lazımdır. Çünkü velilik, onun başlangıcı ve öncüdür. Ama gölge veliliğine gelince, Peygamberlik kemalatına ulaşmak için ona ihtiyaç yoktur. Bazı evliyalar ona ulaştığı halde, diğer bazıları oranın yakınına dahi ulaşamaz.. Anla!



Beşinci Mektub’ta geçen.. “Velayet-i kübra ise, veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır..” diye İmam-ı Rabbani’den nakledilen hakikatı sarahaten te’yid ediyor.. Fakat veraset-i nübüvvet yoluyla, velayet-i kübra’ya her veli çıkamadığını da ilave etmiş..


Bu yolun yolcularından bir cemaat, şiddetli çalışmalar ve zor riyazetlerle gölgelerden bir gölgeye ulaştıklarında zannettiler ki; matluba ulaşmak, zor riyazetlere ve çetin çalışmalara bağlıdır. Bu yoldan daha kısa bir yol olduğunu ve nihayetin de nihayetine ulaştırdığını bilemediler.. Bu yol içtiba -seçilme- yoludur. Sadece kerem ve fazl’a bağlıdır. O cemaatin seçmiş olduğu yol ise, inabe -yönelip el alma- yoludur. Çalışmaya, gayret sarfetmeye bağlıdır. Bu yoldan ulaşanlar azın da azıdır. İçtiba yolundan ulaşanlar ise, Peygamberlerden müteşekkil büyük bir cemaattir. Onların tümü, içtiba yolundan yürümüşlerdir. Bu Peygamberin (SAV) ashabı da, tabi olma ve veraset yoluyla yine içtiba yolundan ulaşmışlardır..


İmam-ı Rabbani Hazretleri, veraset-i nübüvvet ile sona ulaşmanın, yani velayet-i kübra’nın hakikatına nazar-ı dikkati çekiyor..


306.Mektub’tan..



Velilik yolunda, Cenab-ı Hakk’tan gayrısı ile alakalanmanın giderilmesi için, Ondan başkasının unutulması mutlaka gereklidir. Peygamber yakınlığı derecelerinde ise, eşyayı unutmak için eşyaya olan alakanın kalkmasına ihtiyaç yoktur. Zira, Peygamber yakınlığında asla alaka kalmaz.


Yine, veraset-i nübüvvet olan velayet-i kübra’nın, meşhur velayet olan velayet-i suğra’ya tefevvuku nazara veriliyor..


Öyleyse kesinleşti ki; eşyayı bilmek, Hakk Teala’yı bilmeye zıt değildir. Eşyayı (yani Allah’tan gayrısını) unutmaya, asla gerek de yoktur..

Ama, velilik yolu böyle değil. Çünkü orada eşya ile alakanın kalkması, eşyayı unutmadan düşünülemez.. Zira velilikte, gölge ile alaka bulunur. Bu alakanın eşya ile olan alakayı, hem de bilerek kaldırmaya gücü yetmez. Öyleyse burada (velilikte) evvela eşyayı unutmak gerekmektedir. Ta ki eşya ile olan alakalar ortadan kalkabilsin.

Bunlar bu dervişe (İmam-ı Rabbani kendisini kastediyor) özel bilgilerdir. Bunları hiç kimseye anlatmamıştır..



İmam-ı Rabbani Hazretleri bazı mektublarında fena-fillah ve beka-billah sırlarından bahsetmesiyle beraber; bu mektubta eşyayı unutmaya aslında ihtiyaç olmadığını, hem bu manadan daha önce kimseye bahsetmediğini de nazara veriyor.. Bu mes’ele ise, Üstadımızın.. “Hem bu tarik (Risale-i Nur yolunu kastediyor) daha umumî ve cadde-i kübradır.. Çünkü, kainatı ehl-i vahdetü'l-vücud gibi huzur-u daimî kazanmak için idama mahkûm zannedip, “La mevcude illa hu” hükmetmeye veyahut ehl-i vahdetü'ş-şuhud gibi huzur-u daimî için kainatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip, “La meşhude illa hu” demeye mecbur olmuyor.. Belki idamdan ve hapisten gayet zahir olarak Kur'an afvettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fatır-ı Zülcelal hesabına istihdam edip, Esma-i Hüsna’sının mazhariyet ve ayinedarlık vazifesinde istimal ederek mana-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; herşeyde Cenab-ı Hakk’a bir yol bulmaktır..” diye bahsettiği hükmüne bakıyor.. Yani, kainatı yok saymaya ya da unutmaya değil, belki Kur’anî bir tarzda herşeyden Cenab-ı Hakk’a bir yol bulmaya bakan Risale-i Nur mesleğinin esasına işaret ediyor..

Bu mana ise, asıl mevzu ile doğrudan alakadar olmasa da; fena-fillah ve beka-billah sırlarından daha yüksek bir mananın tereşşuhunu İmam-ı Rabbani Hazretleri keşfetmesiyle, sair ehl-i tarikten farklı olarak sırlarını beyan etmesinden, nazarımda ehemmiyetli göründü ve medar-ı malumat olarak buraya kaydedildi.. Kusura bakılmasın..



336.Mektub’tan..



Bu büyüklerin tarikatında başta bulunanlar, diğer tarikatlarda olup da sonda bulunanların hükmüne nail olmuşlardır..


İmam-ı Rabbani bazı mektublarında, Nakşibendi yolunda sair tarikatların sonunda varılacak hakikatın işin başında olduğunu beyan etmektedir. Bu da Üstadımın.. “Eskide kırk günden kırk seneye kadar bir seyr-i süluk ile bazı hakaik-ı imaniyeye ancak çıkılabilirdi.. Şimdi ise, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lakayd kalmak elbette kâr-ı akıl değil..” dediği hükmünü hatıra getirdi.. Demek maneviyatta öyle yollar ve dereceler var ki; başkalara seneler sonra hasıl olan vaziyetler ise, bazılara kısa bir vakitte nasip olabilmektedir..

Ey kendini âkıl zannedip, büyük Evliyayı tenkide meyleden akılfuruşlar!..


Bu zaman öyle bir zaman ki, beşeriyetin en hayırlısının gönderilişi üzerinden bin sene geçmiştir. Onun ve yakınlarının üzerine dualar ve selamlar olsun. Kıyamet alametleri, kıyametin kopmasına neden olacak şartların emareleri ortaya çıktı..



İmam-ı Rabbani Hazretleri kendi zamanında İslama gelen zararlar ve ehl-i imanın zaafa uğraması gibi sebeplerden dolayı, içinde yaşadığı zamanın ahirzaman olduğunu düşünmesiyle, kıyamet alametlerinin zuhur ettiğini söylemesi ve aynı mektubun sonlarında ise..


Bu feyiz ve bereketler, ilk asırda -saadet asrında- ortaya çıkan feyiz ve bereketlerin aynıdır. Her ne kadar ortada bulunanlara nisbetle, sondakilerin uzaklığı belli de olsa.. Fakat iş, gerçekte bunun aksinedir. Çünkü sondakiler, ilk asra ortada bulunanlardan daha yakındır. Onun boyasıyla boyanmıştır. Bunu ortadakiler ister doğrulasın, ister doğrulamasın..


İmam-ı Rabbani Hazretlerinin bu beyanlarına kıyas ile denilebilir ki: Ekser ehl-i imana göre, şimdi ahirzamanda olduğumuz nokta-i nazarından; Üstadımızın Nur yolu, bazı tarikatlarda tam anlaşılmasa da zarar etmez.. Zira, o yolun sahibi Allah’tır.. Allah dilediğine istediği kadar verir..


356.Mektub’tan..



Diğer silsilelerin bazı şeyhleri (K.S), o büyük insanlardan çıkan –İmam, Nakşibendileri kastediyor- “sonun başa sığdırıldığı” sözünün hakikatinde şüphe ve tereddüt içinde bulunuyorlar. Bu yolun başında bulunanın, diğer yolların sonunda bulunanlarla müsavi olmasını caiz bulmuyorlar..

Hayret edilecek şey! Bu yolun başında olanların, diğer yolların sonunda olanlarla eşit olduklarını nereden anlamaktadırlar?.. O büyük insanlardan “sonun başa girdirilmesi” sözünden başka bir söz çıkmamıştır. Büyüklerin bu sözlerinde, onların eşit olduğuna işaret eden birşey yoktur.. Onların buradaki kasıtları şudur;

Bu yolda sona ulaşmış olan şeyh, aksettirme yolu ile yeni başlayan olgun bir talebeye teveccüh ve tasavvuf devletinden bir zevk tattırır. Onun başlangıcına, kendisinin nihayetinden bir parça tuz katar. Burada eşitlik nerede? Şüpheye düşmeye ne mahal var ki? Bunun hakikatinde tereddüde düşmeye ne gerek var?..



İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektubatın çok yerlerinde, Nakşibendi yolunda sair tarikatların sonunda olan hakikatın başa girdirilmesiyle ilgili izahatları ise; Üstad Bediüzzamanın, “Eskiden kırk günden tut, ta kırk seneye kadar bir seyr i sülûk ile bazı hakaik-ı imaniyeye ancak çıkılabilirdi.. Şimdi ise, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa..” diye bahsindeki sırlara da bakar.. Yani, kırk dakikada eskide büyük Evliyaların derecesine çıkılması değildir!.. Bunun manası şudur ki: O zatların senelerle seyr-i sülukla vasıl olduğu iman hakikatlerine, kısa bir zamanda çıkmak mümkün olduğundan bahsediliyor.. Yoksa makamlarını ve derecelerini kıyaslamak değildir ki, bazı dikkatsiz ve su-i zanna meraklılar tarafından hemen tenkide meyledilsin!..

Ey Üstadımızın sözünü küçümseyerek kendince yorum yapanlar!. İmam-ı Rabbani Hazretlerine bu mes’elede müntesiblerine ilişmemeye dair sözümüz geçmiş.. Yoksa o nakıs tenkidlerinize layık cevaplar yazabilirdim.. Her ne ise..



372.Mektub’tan..



Bil ki hakikat yanında, tarikatın bir kıymeti yoktur.. İsbata nisbetle, yok olmaya asla itibar edilemez. Zira nefyin ilgilendiği şeyler, mümkün olanlardır. İsbatın alakalı olduğu husus da Vacib Subhan’dır.. Nefy, isbata göre, okyanusta bir damla görünümündedir..


Tarikatlar, hakikatların yollarıdır. Allah’tan gayrısını reddetmek olan nefy esasından daha ilerde olanı, Vacib Subhan’ın isbatı olduğunu İmam-ı Rabbani beyan etmiş.. Beşinci Mektub’ta geçen.. “Bütün tariklerin nokta-i müntehası hakaik-ı imaniyenin inkişafıdır..” hükmüne işaret ediyor.. Zira, Allah’tan gayrısını yok saymak ya da unutmak olan tarikat tarzından daha ilerde olanı ise, Allah’ın varlığının isbatı olduğunu beyan etmekle bir damlanın okyanusa kıyasından; iman hakikatının, tarikatın nihaî mertebesinde olduğunu ders vermişler..

Risale-i Nur mesleği ise, doğrudan doğruya iman hakikatlerini ders vermekle bu sırra hizmet eder..



373.Mektub’tan..



Yüce Allah’ın fiilleri, sıfatları ve zatı ile alakalı hususlarda inançları düzeltmek mutlaka gereklidir.. Yine Peygamber Efendimizin (SAV) yüce Hakk katından getirdiklerine inanmak lazımdır. Dinin tevatür ve zaruretlerinden olduğu bilinenler; ahiretteki daimi azab ve sevab, diriltme ve neşir, diğer işitilenlerin tümü haktır. Bunlarda herhangi bir ihtilaf asla yoktur. Eğer bunlara böyle inanılmazsa kurtuluş olmaz..

İkinci olarak, farzlar ve vaciblerle ilgili fıkıh hükümlerini de mutlaka yerine getirmek gerekiyor..

İnanç ve amelleri düzelttikten sonra, sıra sofilerin yoluna girmeye velilik üstünlüğünün hasıl olmasını beklemeye gelir..



Üstadın Beşinci Mektub’ta bahsettiği.. “Ben tahmin ediyorum ki; Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylani ve Şah-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbani gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslamiyenin takviyesine sarfedeceklerdi.. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir..” mes’eleye bakan bu mektubta da, İmam-ı Rabbani yine pekçok mektublarında olduğu gibi; evvela itikadları düzeltmeyi, sonra feraizin yapılmasını ve sonra da tarikat yoluyla gidilmesini bahsetmektedir.. Açıkça görüldüğü gibi; tarikat ise, itikad ve feraiz bahislerinden sonra üçüncü sırada konuşulmaktadır..

Risale-i Nur ise, bu asırda emsalsiz bir tarzda, tarikatsız doğrudan doğruya hakaik-ı imaniyeye dair hizmeti esas tutmuş ve feraizin yapılmasını şiddetle ders vermiştir.. Yani tarikat değil, hakikat mesleğidir.. Doğrudan hakaik-ı imaniyeye bakar ve itikada dair mes’eleleri halleder..



405.Mektub’tan..



Kerametlerin ve olağanüstü hallerin ortaya çıkması, veliliğin şartlarından değildir. Alimler nasıl harikalar meydana getirmekle mükellef değillerse, aynı şekilde evliyalar da harikalar ortaya koymakla mükellef değildir. Zira velilik, yüce Sultan İlah’a yakınlıktan ibarettir..


İmam-ı Rabbani bu mektubta, kerametlerin ortaya çıkmasının şart olmadığından bahisle, velayette pek de ehemmiyetli olmadığını ders veriyor.. Asıl velayetin, Allah’a yakınlık olduğundan gayet açıkça bahsetmiş.. Allah’a yaklaşmak ise, iman hakikatlerinin inkişafıdır.. Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta geçen.. “Hakaik-ı imaniyeden bir mes’elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim..” hükmüne işaret ediyor..


444.Mektub’tan..



İmam-ı Rabbani Hazretleri bu mektubunda, alimler ile sofiler arasındaki görüş farklarına işaret ettikten sonra şöyle demektedir..


Alimlerin görüşü, doğruya yakın olandır.. Zira o, işin aslına daha mutabıktır.. Sofilerin görüşü ise, hâlin kaplaması ve sarhoşluk itibarı ile oluşan bir görüştür.. Görülmüyor mu ki, yıldızlar gerçekte sabit olmalarına rağmen, gündüzleyin saklıdırlar. Her ne kadar görülmese de, saklı olsa da.. Yıldızların sabit olduğuna hüküm vermek, görülmüyor düşüncesi ile yok olduğuna hüküm vermekten doğruya daha yakındır..


Bu parçanın dercedilmesinin sebebi ise: Hazret-i İmamın daha önce başka bir mektubta yine “Alimlerle sofilerin münakaşa etmesinde, alimler haklı olurlar..” diye umumi bir düsturu nazara vermesini te’yiden burada kaydetmeyi münasip gördüm.. Demek hak sofilerden ziyade, alimlerin görüşüne yakındır..

Ey Üstadımı tenkide cür’et ederek onun hatalı olduğunu söyleyenler!..

İmam-ı Rabbani mektubun devamında şöyle beyan ediyor..



Alimlerin hatalı olduğunu söylemek, nasıl caiz olabilir? Çünkü, onlar din büyükleridir.. Onlara hata nisbet etmek mahza galattır.. Bizim gibi aciz ve uyuşuklar, (İmam tevazuen bu tarzda beyan ediyor. Zira kendisi de aynı zamanda mühim alimlerdendir..) dini ve şeriatı alimlerden almışlardır. Mezhebleri ve yolu, onların bereketlerinden istifade edip bulmuşlardır. Eğer onlara kötü söz söylemeye bir yol olsaydı, şeriattan ve dinden itimad kalkardı. Bunun için, demişlerdir ki; geçmişteki büyüklere kötü söz söylemeyi, sapıtmanın ve dinde şüpheye düşmenin sebeplerinden saymış, onun batıl olduğuna hüküm vermişlerdir..


İmam-ı Rabbani Hazretleri gayet açıkça alimlere destek verdiğini ve onları tenkid edenlerin hatalı olduklarını nazara vermektedir..


512.Mektub’tan..



...Onun yaratılışı, (Yusuf Aleyhisselamı kastediyor) cemali ve güzelliği; dünya hayatının yaratılışı, dünyanın güzelliği ve cemali cinsinden değildir. Bilakis onun cemali, Cennet ehlinin cemalinin cinsindendir..


Risale-i Nur’dan Sekizinci Mektub’ta bahsi geçen.. “Üstadım İmam-ı Rabbani, aşk-ı mecaziyi makam-ı nübüvvete pek münasib görmediği için demiş ki: Mehasin-i Yusufiye Aleyhisselam mehasin-i uhreviye nev’inden olduğundan, ona muhabbet ise mecazî muhabbetler nev’inden değildir ki kusur olsun..” diye Üstadımızın, İmam-ı Rabbani’den naklettiği mes’ele ise, bu parçada pek az farkla lakin manası itibariyle aynen geçmektedir..


Hatime



Üstadımız Bediüzzamanın Risale-i Nur’dan Beşinci Mektub’ta ve birkaç yerde bahsettiği hakikatlerin, İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ından te’yidine dair ihzar edilen bu çalışma burada nihayet buldu.. İmam-ı Rabbani’nin daha evvel yukarda izahı geçen 266. Mektub’unda bahsettiği bir mes’eleyi ise, bu mevzunun sonuna bir hüsn-ü hatime nevinden dercediyoruz..

Umuma selam..



[Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]





266.Mektub’tan..



Şunun bilinmesi gerekiyor ki; herhangi bir meselede alimler ile sofiler arasında bir ihtilaf bulunduğunda, iyice düşünüldüğü zaman görülecektir ki, hak alimlerden yanadır.. Bunun sırrı şudur,

Alimler peygamberlere uymaları vasıtasıyla, onların ilimleri peygamberlik üstünlüklerine bakmaktadır. Sofilerin bakışları ise, veliliğin üstünlüklerine ve bilgilerine bakmakla sınırlıdır. Dolayısıyla, peygamber kandilinden alınan ilim, velilik mertebelerinden alınan ilimlerden şüphesiz daha doğru ve daha sağlam olmaktadır...