Son Osmanlı Şeyhülislâmı Mustafa Sabri efendiden UYDURULAN düzme




Son Osmanlı Şeyhülislâmı Mustafa Sabri efendiden UYDURULAN düzme BROŞÜRE cevab

Düzme eser malûm. Meçhul bir yazar, “Tuhfetür-reddiye Alâ Mezheb-i Said-il Kürdiye” diye bir broşür neşretti. Bunun muharriri olarak ta “Osmanlı devrinin sabık Şeyhülislâmı Mustafa Sabri”yi gösterdi. Gûya merhum Mustafa Sabri Efendi bu broşürü hayatında yazmış, fakat öldükten sonra neşrini vasiyet etmiş. Bu düzme eseri tevsik için de sonuna güya “Bağdat, Rabıtat-ül Ulema Cemiyeti Reisi Emced Zehavî” tarafından yazılmış bir takriz mektubu ilâve etmiş. Bu suretle meşhur bir Şeyhülislâm ile mümtaz bir İslâm âliminin isimleriyle bu sahte eseri maskelemiş. Suikastini gizlemek için de türlü türlü şaklabanlıklarda bulunmuş. Eserin başına Arap harfleriyle yazılmış bir besmele-i şerife klişesi koymuş. Uzun uzun hamd-ü senalarda, salât ve selâmlarda bulunmuş. Hasılı abanî sarıklı, uzun tesbihli bir kıyafete bürünmüş, takmış takıştırmış, bir risâle yapmış, Ankara’da ismi var cismi yok bir matbaada bastırıp neşretmiş, bize de bir nüsha göndermiş.

Biz bu düzme eseri daha görür görmez sahte olduğunu anladık. Esere takılan ad tamamiyle kaide-i Arabiyeye aykırı, uydurma bir terkip. Mustafa Sabri Efendi gibi bir allâmenin böyle bir hata irtikâp etmesine imkân ve ihtimal var mı? Sonra yaprakları çevirerek biraz göz gezdirdik. Baştan başa hemen her sahifesinin, her cümlesinin düzme olduğu gün gibi aşikâr. Hem o kadar cahilâne, o kadar ahmakça bir sahtekârlık ki hemen suçüstü yakalamak mümkün. Ne yapmış biliyor musunuz? Mustafa Sabri Efendinin vefatından beş altı sene sonra burada basılan Risâle-i Nur eserlerinden sahife rakamları zikrederek fıkralar nakletmiş. 1923 denberi Mısır’da yaşıyan, buraya hiç gelmiyen, 1952 de Mısır’da vefat eden Mustafa Sabri Efendi, 1958 de basılan “İman Hakikatleri”nden, 1957 de basılan “Konferans”tan, 1959 da basılan “Şualar”dan, sahife numarası beyan ederek parçalar nakletmek nasıl olur? Bu ne kadar ahmakça bir düzenbazlık!

Ya bu düzme reddiyenin sonundaki “Bağdat, Rabıta-tül Ulema Cemiyeti Reisi Emced Zehavî” namına uydurulan takriz mektubuna ne dersiniz? Bu düzenbazlığı yapan her kim ise “Emced Zehavî” denilen zatın bu uydurma mektubu görünce tekzip edeceğini, bu suretle foyasının meydana çıkacağını hiç düşünmemiş mi? Emced Zehavî, Risâle-i Nur müellifinin pek samimî ve yakın dostu olduğunu, Risâle-i Nur müellifinin 1952 de İstanbul Ağırceza Mahkemesinde beraet ettiği zaman Emced Zehavî’nin, merhumu tebrik ettiğini ve bu tebrik telgrafı Sebilürreşad’ın 1952 Nisan tarihli ve 124 sayılı nüshasında dercedilmiş bulunduğunu bu düzenbaz hiç görmemiş, işitmemiş mi? Bu telgraf aynen şöyledir:

“İstanbul’da Sebülürreşad Mecmuasına:

“Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin beraet kararı, bizleri sonsuz bir sevinç içerisinde bıraktı. Bu sevince, vesile olan bu âdil hükme istinaden Türk mahkemesine ve fahrî avukatlarına teşekkürlerimizi, Üstad ve kardeşlerimize, mecmuanız vasıtasiyle, bildiririm”

IRAK – Emced Zehavî

Emcedi Zehavî’nin İstanbuldaki dostlarından biri, bu düzme reddiyeyi görünce bir nüshasını Bağdat’a Emced Zehavî’ye göndermiş, hemen cevap almış. Şimdi Emced Zehavî’nin bu hakikî mektubu ile broşürdeki onun namına uydurulan sahte mektubu yanyana koyunca artık broşürün sahteliğine başka delil aramağa hacet kalmaz.

* * *

Düzme broşürde gûya Emced Zehavî tarafından merhum Mustafa Sabri Efendiye gönderildiği beyan olunan sahte mektup aynen şöyledir:

“Müellife bir mektup.

“Reddiyenizi dikkatle okudum. Alem-i İslâmı yıkmak için çalışan birtakım hainlerin menfur faaliyetlerini yurt dışında tespit etmeniz şayan-ı şükrandır. Aynı kımıldamalar Irak’ta da göze çarpmıyor değildir. İyi bir tetkik mahsulü olan reddiyeniz, bozgunculara karşı aldığımız tedbirlere ışık tutacaktır. Alem-i İslâma tavsiye olunur. Irak’taki Müslümanlar adına selâm ve saygılarımın kabulünü arz ederim.”

Irak Rabıta-tül-Ulema Cemiyeti Reisi

Emced Zehavî

* * *



Emced Zehavî’nin âhiren İstanbuldaki dostuna gönderdiği hakikî mektup da aynen şöyledir:



“Ahi Fillah, muhterem kardeşim,

“Şimdi mektubu âlinizi aldım. Meali gûya Said Nursî Risâlesi üzerine Sabri Efendinin yazdığı şey üzerine ben de reddiye yazdım. Halbuki hiç bu babta malûmatım yoktur. Ne merhum Nursî’ye ait bir risale görmüşüm ve ne merhum Sabri Efendinin ona reddiye yazdığından haberim, malûmatım yoktur. Hepsi iftiradır. Çok size teşekkür ederim ki ismimi tehlikeden kurtaracaksın ve sizden çok memnunum is-mimi muhafaza ettiğinizden ve bu tehlikeden kurtarmaktan memnun olup dua ederim.”

9 Eylül 64 Ahüküm Fillah

Emced Zehavî

Gördünüz mü meçhul yazarın düzenbazlığını?...

* * *

Sonra merhum Mustafa Sabri Efendinin İstanbuldaki dostlarından biri de Mustafa Sabri Efendinin Libya’da bulunan oğlu İbrahim Sabri Beye mektup yazmış, bu sahte broşürden bir nüsha göndermiş, aldığı cevap aynen şöyledir:

“Azizim efendim, mektubunuzu, içindeki müzeyyif risale karikatürleriyle beraber aldım. Mağfurunleh peder namına neşredilen bu sahte te’liften bendenizi haberdar etmenize teşekkür ederim. Matbuat vasıtasiyle tekzibimden Müslüman efkârı umumîyesini de haberdar etmek mümkün olursa pek yerinde dinî ve vatanî bir hizmet yerine geçeceğine şüphe yoktur. Sözüm ona Arapça (Tuhfet-ül-Reddiye alâ mezhebi Said-il Kürdiyye) terkibi acibindeki gülünç ünvanla daha neşrederken sahteliğini ilân etmiş olan suikastçinin, risâledeki Said merhumun ilmine ve dinine tevcih ettiği bühtanları pek aşikâr bir habaset olarak sırıttığı halde, herifin herzelerini Pedere isnat etmekten maksadı, bir taşla iki kuş vurmak kabilinden “Peder yazmış mıdır?” diye sizin benden sormanız.” doğrusu hayret etmekten kendimi alamadım.”

İbrahim Sabri

BİNGAZİ

Mustafa Sabri Efendinin mahdumu İbrahim Sabri Beyin adresi şöyledir:

“Üstazül lugatiş Şarkiyye, bil câmiati Libya. Bingazi.” İsteyen bu adresten sorabilir.

Evet, İbrahim Sabri Beye mektupla soran zat bu hususta ondan sormak ihtiyacını duymuşsa İbrahim Beyin hayret etmesi yerindedir. Fakat, zannederim, soran zat, reddiyenin sahtekârlığını maddî delil ile de isbat etmek arzusiyle sormuştur.

Mustafa Sabri Efendi gibi bir allâme, böyle kıtıpiyos bir broşür yazmakla kendini maskara eder mi? Bunun ne kıymeti var ki hayatında neşretmeyip de öldükten sonra neşrini vasiyet etmiş olsun? Hem de bunu Risale-i Nur müellifinin samimî bir dostuna göndersin? Siyasî bir vesika imiş gibi bu nadide(!) vasiyetnameyi yedi, sekiz sene saklasın da şimdi neşretsin? Bu kadar gülünç bir şey olamaz. Bu broşür, meçhul yazarın eline nasıl ve ne vakit geçmiş? Yoksa merhum Sabri Efendi bu nâdide vesikayı meçhul yazara mı emanet ve vasiyet etmiş? Artık bu broşürün sahteliği hakkında en ufak bir tereddüde dahi mahal yoktur. Düzme olduğu tamamiyle meydandadır.

* * *

Şayanı dikkattir, bu sahte broşürü, Maruf Çetin’lerin iki numaralısı, Ceza Hukuku Asistanı olan Çetin Özek benimseyerek birçok kısımlarını Milliyet Gazetesinde aynen neşretmiş, Risale-i Nur müellifine birçok küfürler daha ilâve etmiş.

Özek cenaplarının bu sahte vesikayı bu kadar hararetle benimsemesi, sütunlar dolusu propaganda yapması, herhalde calib-i dikkat bir meseledir. Acaba meçhul yazar ona bir nüsha göndererek bu sahte varakpârenin gazetelerde neşrini mi istemiş?. Acaba asistan cenapları, bu meçhul ve gizli dostunun hüviyetini bildirecek kadar cesarete sahip midir? Kur’ana çöl kanunu diyen, dinin emredici otoritesinin yok edilmesini isteyen, komünizmin insanlık şereflerine uygun bir hayat olduğunu söyleyen, dine (İslâm dinine) müsamaha gösterilmesinin düşünülmesine bile cevaz vermeyen, dinsizliğin kanunla himaye edilmesini isteyen bu cür’etkâr asistan, bu meçhul dostunun ismini cismini bildirmek lütfunda bulunur mu?

Şimdi o, ilmin namusu, asistanlığının haysiyeti, Üniversitenin şerefi namına bu sahte vesikanın sahte olduğunu bilip bilmediğini, bunun sahteliğine inanıp inanmadığını, bunun sahteliğine inanıyorsa benimsediği bu sahte vesikadan teberri etmesini, sahte olmadığına inanıyorsa bizim bu delillerimize teker teker cevap vermesini bekleriz. Aksi takdirde bu sahte varakpârenin bütün mes’uliyeti ahlâkiyesini yüklenmiş, kabul etmiş olur.

Sahte bir vesikayı benimseyerek ona istinaden neşriyatta bulunan bu asistanı Üniversite Rektörü, Profesörler Heyeti, Üniversitenin şeref ve haysiyetini muhafazaya davet etmek mevkiindedir.

Üniversiteye mensup bir Profesör, bir Doçent, bir Asistan hiçbir vakit sahte bir vesikayı mesned yaparak mütalâa beyanına kalkışamaz. Böyle bir hoca, Üniversite heyeti arasında bulunamaz. Bulunduğu meydana çıkınca icabına bakılır. Çünki bu husustaki mes’uliyet kollektiftir. Böyle sahteliği tebeyyün eden bir vesikayı benimseyen, bu sahte vesikaya müsteniden yazı yazan bir Üniversite hocasının bu hareketi, Üniversitenin ilmî şerefiyle mütenasip değildir.

1952 de vefat eden bir adamın 1957, 1958 ve 1959 da ilk defa olarak basılan bir eserden sahife rakamı zikrederek parçalar nakletmesi nasıl olur Asistan Bey? Bu kadar ahmakça yapılan sahtekâr bir eseri nasıl benimsediniz de yazınıza onu mesnet yaparak, ondan sütunlar dolusu parçalar alıp neşrettiniz? Mensup olduğunuz Üniversitenin şeref ve haysiyetine karşı bu kadar lâubali olmanız yakışık alır mı? Sonra bu sahte vesikanın propagandasını, yaparken “Saidi Kürdiyye’yi lâyuhtî din ulusu göstermek...” cümlenizdeki maskara terkibi nasıl irtikâp ettiniz? Bunu orta mektep talebesi bile yapmaz Yaparsa hocası onu kulağından kara tahtaya mıhlar, cehalet nümunesi olarak teşhir eder. Sahte varakpârenin meçhul muharriri, o hâtayı irtikâp etmiş. Fakat bir Üniversite hocasının gramerden bu derece bihaber olması yakışık alır mı? Biliyoruz, siz Risâle-i Nur’un düşmanısınız. Fakat sizin bu düşmanlığınızın farkına varılmadan, Ceza Hukuku Asistanı olmanız münasebetiyle, bazan Risâle-i Nur dâvalarında bilirkişi tâyin olunuyorsunuz. Raporlarınızda ilimle hiç alâkası olmayan garezkârane mütalâalarınızı muhterem âdil mahkemeler suratınıza çarpar. Fakat siz hiç aldırmazsınız.

Sonra sizin Müslümanlığa karşı ne kadar tecavüz ve taarruzlarda bulunduğunuz, İslâmın Mukaddes Kitabı’nı tahkir ve tezyiften çekinmediniz; dinsizliğin kanunla himaye edilmesini istediğiniz, din hürriyetini tam koruma sisteminin ancak halk cumhuriyetinin yâni komünizm olduğunu söylediğiniz de malûmdur.

İşte 1962 de Ankara’da Baha Matbaasında bastırıp neşrettiğiniz “Türkiyede Lâiklik” eserinizden bir kaç parça. Aynen naklediyoruz:

“Toplum düzenine karışmış dini düşünce ve metod, toplumun gelişmesini önleyen zincir ödevini görmektedir.” (Sahife. 124).

“Memleketimizdeki gelenekçiler; maddiyata, materyalist (yani dinsiz) felsefeye hücum etmekle ellerindeki son kaleleri müdafaa etmektedirler.” (S. 153)

“Dinin emredici otoritesi yok edilmelidir.” (S. 520)

“Çöl kanunlarının hâkim olduğa Arap memleketlerde din…” (S. 151)

“Komünizmin insanlık şartlarına uygun bir hayatı istemek.” (S. 157)

“Lâik bir devlette, devletin dini olması değil, bir dine müsamaha göstermesi bile düşünülecek, arzulanacak bir şey değildir. “ (S. 151).

“Dinsizliğin himayesi, din hürriyetini koruyan en mükemmel sistemdir.”

Dinsizliğin de din konusunda bir inanç olduğunu ve bu bakımdan lâikliğin bir ülkede tam anlamı ile gerçekleşmesi için dinsizliğin de cezai himaye görmesi gerektiğini belirtmiştik. Dine inanmamak, bir hürriyet kanunu olacak ve dine inanma hürriyetinin korunduğu gibi korunacaktır. Bu şekilde din hürriyetini tam olarak korumuş sistem ise sadece halk cumhuriyetlerinde (yâni komünizmde) görülmektedir.” (S. 184 -185)

“Doğu’nun uyanması, Batı’nın üstünlüğünün reddi şeklinde olacaktır. Doğu, Batı’nın davranışına karşı reaksiyon olacaktır. Bâtının yarattığı dramı görmek ve gördükten sonra seçilecek yolu tâyin etmek gereklidir.” (S. 532).

Türk gençlerini, masum vatan yavrularını böyle zehirliyorsun! Üniversite hocası olacaksın; hiç sıkılmadan dini düşünceye “toplumun gelişmesini önleyen zincir” diyorsun! “Dinin emredici otoritesinin yok edilmesini” istiyorsun, Müslüman Türk Milletinin mukaddes kitabına “Çöl Kanunu” diyorsun! Hiç hicap duymadan, dine müsamaha gösterilmesinin düşünülmesine bile müsamaha gösterilmesine cevaz veremezken dinsizliğin kanunla himaye edilmesini istiyorsun! Vatan evlâtlarına, okuttuğun Ceza Kanuniyle yasak edilen bir sistemin en mükemmel bir sistem olduğunu, seçilecek yolun Doğu (?) yolu olduğunu söylüyorsun!

İşte sen böyle kanunları, nasılsa arasına katılmış olduğun Üniversitenin şerefini, Türk milletinin mukaddesatını çiğneyerek, masum vatan evlâtlarını zehirliyorsun. Sana verilen emaneti kötüye kullanıyorsun.

Söyle bakalım, sen ne salâhiyette böyle İslâm dinine, Türk Milletinin Mukaddes kitabına hakaret ediyorsun? Tecavüzle kötülüyorsun? Hem Müslüman Türk kıyafetinde bulun, hem de Müslüman Türk’ün mukaddesatına saldır. Sen nesin? evvelâ ne olduğunu, neye inandığını nereye mensup olduğunu belli et de ondan sonra Müslüman Türk Milletinin mukaddesatının karşısında cephe al!...

* * *

İşte görülüyor ki bu sahte varakpareyi tanzim ve onu kalp akçe gibi sürmeye çalışanlar, suç üstü yakalanmıştır. Risale-i Nur’u halk nazarında kötüleyeceğiz, öl derken kazdıkları çukura kendileri yuvarlanmışlardır.

Bu sahte vesika üzerine kurulup dine ve din ehline küfürbazlıkta bulunan ve nasılsa Üniversite hocaları arasına katılan Çetin Özkek’in yazılarında ilham alan bir doktor da kasabaların birinde yalancı bir pehlivan rolünü takınarak ortaya çıkmış, o da bir küfürname neşretmiş.

Doktor yazar, küfürnamesinde kendisini şöyle takdim ediyor: Babası imam imiş. Zaten, Müsümanlar ne çekerse, Cibali İmamzadesi başta, hep bu imam oğullarından (!) çeker!.. Arabistana dayanan bir hoca ailesinin çocuğu imiş (S. 28). Demek hem imam oğlu, hem de hocazade!

Yeni yazı ile işe başlamış, devrimler kuşağının mensubu imiş (S.9). Bu da âlâ! Amma niçin büyük babasına “Arap” demiyor da “Arabistana dayanan bir hoca diyor? Bu da enteresan!

Her ne ise, bu “Arabistana dayanan imam ve hocazade” doktor, işini gücünü bırakarak, paçaları sıvayarak, bir fedai tavriyle, Risâle-i Nur’a karşı savaşa girişmiş olduğunu ilân ediyor. (S. 63).

Evvelâ bulunduğu kasabanın gazetesinde arka arkaya taarruz ve hücumlara geçmiş, halkı birbirine düşürmüş. Bulunduğu yerin Müftüsü gayet edibane ve âlimane ona bir cevap vermiş. Doktor bunun altından kalkamamış, gerilemiş. Kendisini dinsizlikle, kızıl komünistlikle itham etmişler. Genç bir talebe onu “Mâneviyat katliâmcısı” olarak damgalamış (S. 59). Bu defa taarruzdan müdafaaya geçmiş. İftiranın günah olduğundan bahsetmiş (S. 59).

Sonra daha kızmış, gazete ile hücumlarını şiddetlendirmiş. Yazmış durmuş. Bununla da kalamamış, kendi kafasında devrimci bir din adamı bulmuş. Onu getirtmiş. Bir toplantı tertip etmiş. Kafadarı adam kürsüye çıkmış. Onun istediği gibi konuşmuş. Fakat dinleyici halk galeyana gelmiş, bu adamı yuhalamışlar. Talebeden biri çıkmış, Risâle-i Nur’da İslâmiyete münafi hiçbir şey bulunmadığı, bilâkis Kur’an tefsirini, güzel va’z ve nasihatleri ihtiva ettiği hakkında Diyanet Riyaseti Müşavere Heyetinin kararını okumuş. Halk, bu talebeyi şiddetle alkışlamış. Devrimci adam sıvışıp kaçmış.[1]

Bunun üzerine doktor afallamış. Pek yalnız kalmış (S.143). Onu normal bir surette harekete çağırmışlar. (S.126). Fakat koca pehlivan “çok yalnız kalmasına rağmen savaşında devam edeceğini” söylüyor. (S.126). İşte 150 sahifelik masalın hülâsası bu. Savaşları hüsranla neticelenince, işleri de kesada uğrayınca düşünmeğe başlamış. O sırada bir öğretici kendisini ziyarete gelmiş. Bu öğretici Köy Enstitüleri mensuplarından imiş. Ona teselli vermiş. Yine savaş damarları kabarmış. Gazetede yazdıklarını toplamış. Başına, sonuna bir şeyler eklemiş. Bir broşür haline gelmiş. Buna “Sahte…” diye ad takmış. Kapağına da kendi kafasını temsil eden bir örümcek yuvası ve örümcek resmi koymuş. Bastırıp neşretmiş.

İşte bu kitabın da niteliği, miteliği bu!

* * *

Şimdi broşürün, niteliği, miteliği hakkında bir fikir verdikten sonra esasa gelelim. Büyük babası (Arabistana dayanan (Arap milletine mensup olan demek istiyor), savaşçı, devrimci doktor cenapları; yersiz tamamiyle hilafı hakikat isnadları hakkında ne gibi deliller gösteriyor onu tetkik edelim:

“Sahte…” dediğine göre, onun Müslümanlıktan başka ne gibi bir din uydurduğunu, bu yeni dinin usulü, imanı, fıkhı, ibadet şekli ne olduğunu ilmî ve dinî bir surette izah etmesi lazım değil miydi? Kitabını baştan aşağı okuduk. Delil getirmek, yâni “sahte...” olduğunu isbata kalkışmak şöyle dursun, böyle bir şey hiç mevzuu bahis bile etmemiş. O, büsbütün başka şeyler gevelemiş, durmuş. Hiç olmazsa bir Papa Eftimi bulsaydı da ondan bu hususta biraz malûmat alsaydı! Belki üzerinde durulacak, ilmî münakaşa yapılabilecek bir mevzu olurdu. Fakat artık “çok yalnız kaldığı” için Papa Eftimi de bulamıyacak hale gelmiş. Yalnız sövmüş, iftira etmiş, yersiz isnatlarda bulunmuş. “Kanunların boşluğundan, bu sebeple elleri bağlanan savcı ve hâkimlerden” bahsetmiş, nihayet şu noktada karar kılmış: “Nurculuğu, maksadı yönünden suç olarak telâkki eden bir kanun yapılsın” diyor ve ilâve ediyor: “Bu, kanun yapıcılarının ellerine geçen şerefli bir hizmet fırsatıdır.” (S. 4-7)

O halde onun isnat ve iftiraları hakkında birkaç söz söyleyerek, diğerleri gibi, onun broşürünü de çöp sepetine atmaktan başka yapacak bir şey yoktur.

* * *

[Linkleri Görebilmek için Üye olmanız Gerekmektedir.Üye olmak için Tıklayınız.]



Son zamanlarda bazı çevreler bu düzme broşürden medet umarak tekrar üstad hz lerine karşı kem sözler etmeye başladıklarından kolayca bulunması hasebiyle neşr ediyoruz.