Sayfa 1/2 12 SonSon
15 sonuçtan 1 ile 10 arası

  1. #1
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.055
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Bediüzzaman’ı Anlayabilmek İçin Gazali’yi Anlamak

    Bünyamin Duran
    Prof. Dr., Dumlupınar Üniversitesi, Bilecik İİB Fakültesi Öğretim Üyesi


    Cemaatin varyantlarından birinin “bin Muhakemat okuma” seferberliği başlattığını duydum. Bunu bana anlatan bir yakınım kendi oğlunun da bu seferberliğe iştirak ettiğini, gece gündüz Muhakemat okuduğunu, bu yolla zamanın müdakkik bir âlimi olmayı düşündüğünü birazda kızarak anlatıyordu. Aynı yakınım bu cemaatte son derece rafine “şakirtler”in katıldığı “çok özel” Muhakemat derslerinin yapıldığını da anlattı. Yıllarca “Risaleleri” okumasına rağmen bu olayın mantığını anlayamadığını vurguluyor, “böyle saçma şey olmaz” diye olaya kendince kızıyordu.


    Bana göre bu olay son derece normaldi. Çünkü Nur Talebeleri sıradan bireylerin standardının çok üzerinde duygu ve eğilime sahip insanlardı. Bin Muhakemat da onbin Muhakemat da okuyabilirdi. Ancak bu yöntem ne kadar “hikmet”e uygundu. Üstadın arzu ettiği “şakird” bu tip bir şakirt mi idi? Tartışılması gereken konu olayın bu cephesidir.


    Burada hemen şunu vurgulamalıyım ki, bu “fart fıtrat”a ve hissiyata sahip insanları “normal” bilgi düzeyleriyle tatmin etmek mümkün değildir. Risaleleri on defa, yirmi defa okumuş, mesela otuz senedir yaklaşık her gün sohbetlere iştirak etmiş, duyguları, muhakeme gücü, olaylara bakış açısı alabildiğine gelişmiş bir insanın sıradanın dışında çok farklı şeylere ihtiyacı olmalıdır. Entellektüel merak ve tecessüsü alabildiğine canlı ve duyarlı olmalıdır. Böyle bir formasyona sahip insanlar ise sürekli “farklı” ve “orijinal”in peşinde olacaktır. Bu orijinalliği veya farklılığı bulamadığı zaman kendi kendine orijinallikler ve farklılıklar geliştirme arayışına girecektir. Bana göre bu farklılık arayışı söz konusu cemaatta “bin Muhakemat okuma” veya iç bünyede yepyeni “ritüeller” (şahsa özel Muhakemat dersi gibi) geliştirmede aranmaktadır.


    Gerçekten yıllar yılı kitap okuya okuya, çok farklı insanların sohbetini dinleye dinleye insanların (şakirtler) zihinlerinde önemli bir birikim oluşmakta, beyinde çok sayıda “dosya açılmakta”dır. Aynı bilgilerin tekrarı durumunda dosyalar birçoğu doldurulamamakta, belli ölçüde boş kalmaktadır. Bunun doldurulması için de hikmete uygun olmayan yollara başvurabilmektedir.


    Beyinlerdeki boş dosyaların doldurulabilmesi ve bu yolla daha faydalı bilgilerin üretilebilmesi için benim önerim Risalelerden diğer külliyatlara kanallar açmaktır. İman ve ahlak konularında da-ha da derinleşmek isteyenler Gazali’nin İhya’sına, el-İktisad fi’l-İ’tikad’ına; tasavvuf konusunda derinleşmek isteyenler İmam-ı Rabbanî’nin Mektubatı’na, İbn-i Arabî’nin Füsus’una; kelami konularda derinleşmek isteyenler Eş’ari’nin, Şehristani’nin, Cüveyni’nin, Gazali’nin, Fahreddin-i Razi’nin, Cürcani’nin , Taftazani’nin kitaplarına; felsefi konuda derinleşmek isteyenler de İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd gibi filozofların külliyatına yönelmelidir. Risaleleri eksen alıp, diğer külliyatı da incelediğinde hem boş dosyaların doldurulması, hem de önemli bir birikimi yeniden değerlendirme söz konusu olacaktır. Elinizdeki bu çalışma bu düşünce istikametinde gerçekleştiril-miş bir başlangıç sayılmalıdır. Bediüzza-man’ın Risalelerinden sadece Gazali’nin Külliyatına bir kanal açma denemesidir. İnşaallah bu konuda daha ayrıntılı çalışmalar yapma niyetindeyiz.

    Benzer Konular
    Huccetü’l-İslâm İmam Gazalî (rh.a.)’den Huzurlu Bir Hayatın Yolu
    Huccetü’l-İslâm İmam Gazalî (rh.a.)’den Huzurlu Bir Hayatın Yolu Huccetü’l-İslâm İmam Gazalî (rh.a.)’den Huzurlu Bir Hayatın Yolu Semerkand Dergisi Ölü olsun diri olsun sakın kimseyi küçük görme; sonra helak olursun. Çünkü bilemezsin, belki o senden daha hayırlı
    Huccetü’l-İslâm İmam Gazalî (rh.a.)’den Huzurlu Bir Hayatın Yolu
    Huccetü’l-İslâm İmam Gazalî (rh.a.)’den Huzurlu Bir Hayatın Yolu Huccetü’l-İslâm İmam Gazalî (rh.a.)’den Huzurlu Bir Hayatın Yolu Ölü olsun diri olsun sakın kimseyi küçük görme; sonra helak olursun. Çünkü bilemezsin, belki o senden daha hayırlı birisidir. Kötülediği
    Bediüzzaman’ı veya Bejan’ı Anlamak... 11 Nisan 2011
    Bediüzzaman’ı veya Bejan’ı Anlamak... 11 Nisan 2011 Bediüzzaman’ı veya Bejan’ı Anlamak... 11 Nisan 2011 Pazartesi 06:15 “Risale-i Nur’u anlamıyorlar, yahut da anlamak istemiyorlar. (...) Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgam b
    Metin karabaşoğlu ile bediüzzaman’i anlamak üzerine-2
    Metin karabaşoğlu ile bediüzzaman’i anlamak üzerine-2 Ama bu kitaplar hizmet ediyor, bu öykücü kitaplarla Bediüzzaman’ı tanıyan bir sürü insan var denilince, elimiz kolumuz bağlanıyor. -Bediüzzaman’ın kendi hayatı bana bu noktada açıklayıcı bir cevap teşkil
    Risâle-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman’ı sevin!
    Risâle-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman’ı sevin! Belki de bu, kimilerine hiç de aklî ve ilmî gelmeyecektir. „Bir eseri anlamak için onun yazarını sevmek niçin gereksin?“ diye itiraz edenler olacaktır. Gerçekten de Risâle-i Nur’u anlamak için Bediüzzam
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  2. #2
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.055
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Bediüzzaman’ı Anlayabilmek İçin Gazali’yi Anlamak

    İnsanı onurlandıran düşünür: Gazalî

    Bu çalışma tarihi olaylardan ziyade düşünce ağırlıklı olmasından mümkün olduğu kadar güncelleştirmeye ve okuna-bilir hale getirmeye çalışıldı ise de okunması ve anlaşılması ayrı bir emek istemektedir. Kabul etmek zorundayız ki, Gazâlî’nin görüş ve düşünceleri sıradan düşüncelerin çok ötesindedir. Gerçekten, bir düşünce hocası olarak Gazali’yle gururlanmamak mümkün değildir. Meselelere derinliğine nüfuz, ifadelerdeki netlik ve berraklık, muarızlarının düşüncelerine karşı olağanüstü dürüstlük, inandığı meselelere karşı inancındaki inanılmaz kesinlik... düşünürün beni büyüleyen yönlerinden bazılarıdır.


    Gazâlî’yi hemen herkes gibi ben de yakın zamana kadar İhya’sıyla tanıyordum. İhya ise bir tasavvuf ve ahlak kitabı özelliğiyle nazarlarımıza çarpıyordu. Düşünürün diğer kelamî ve felsefî kitap-larından, mesela tarihte emsali az bulunan otobiyografi kitabı El-Munkız’dan, yine Aristo felsefesinin tarihte eşsiz bir eleştirisi olan Tehafütü’l-Felasife’den, kelamî konularda halı dokur gibi tevhidî yaklaşımı örgüleyen El-İktisad fi’l-İtikad kitabından habersizdim. İslam ulemasından belli ölçüde Sirhindi’yi, geniş ölçüde de Bediüzzaman’ı incelemiştim. Belli zihinsel problemlerimi çözebilmek için söz konusu düşünürlerin düşünce sistemlerini temel referans kabul ederek bunların izdüşümlerini ve yeni açılımlarını Batı’lı filozoflarda araştırmaya ve bulmaya çalışıyordum. Değerli dostum ve hocam Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu, direkt kendime olmasa da asistanlarıma Batı’lılara müracaat etmekle birlikte hikmeti doğrudan kendimizde aramamız gerektiğini, bunun için Weber, Marx, Hegel, Toynbee gibi Batılı filozoflar kadar Gazâlî, Razî, Taftazanî gibi üstadların düşüncelerini araştırmamızın da gerektiğini söyleyerek, benim metodumu eleştiriyordu. Bu dost eleştirisini de dikkate alarak Gazâlî’nin kitaplarını incelemeye başladım. Değişik bir konum ve üslupla da olsa benzer konular Risalelerde kısmen anlatıldığından ele alınan konuları anlamakta güçlük çekmedim. Hemen belirtmeliyim ki, üstadın kitaplarını inceledikçe üstada olan hayranlığım giderek arttı ve üstadın özellikle mantık gücünden derinden etki-lendim. Bu aşamada konuya ilgi duyanlara şunu açıkça söylemeliyim: Çağımızın başka bir Gazâlî’si olan Bediüzzaman’ı anlayabilmek için mutlaka Gazâlî’nin anlaşılması gereği vardır. Doğal olarak anlaşılma yüzeysel anlamda değil, kelami ve felsefî anlamdadır. Yoksa Bediüzzaman’dan sıradan insan da büyük filozof da kendine göre bir şeyler anlar.


    Burada vurgulanması gereken başka bir nokta Batı’da hem skolastik hem de modern filozofların Gazâlî’nin doktrinlerinden geniş ölçüde etkilenmiş olmasıdır. Gerek Orta Çağ filozoflarının, gerekse modern çağ filozoflarının tartıştığı konuların çoğu zamanında Gazâlî tarafından inceden inceye işlenmiş ve geliştirilmiş konulardır. Bu filozoflar sadece kavramları değiştirerek, biraz daha ilave yaparak ve kendi yaklaşımına uydurarak aynı konuyu işlemeye çalışmışlardır. Kabul etmeli ki bu filozoflar çağın birikiminden de yararlanarak belli konuları ayrıntılı bir şekilde incelemişler, daha rafine hale getirmişlerdir. Bu gerçeği de dikkate alarak şunu söyleyebiliriz: Çağımızda Gazâlî’yi anlayabilmek için Spinoza’yı, Des-cartes’i, Kant’ı ve Hegel’i anlamak durumundayız. Geleceğe bir adım daha atabilmek için yapılması gereken ise Bediüzzaman’dan başlayarak K. Popper, Hegel, Kant, Deskartes, Leibniz, Spinoza, Curcanî, Taftazanî, Fahreddin-i Razî ve Gazâlî’nin düşüncelerini ayrıntılı bir şekilde kavrayarak bir harman yapmak ve yeni bir bilgi teorisi için çalışmaktır. Bu kutlu çabanın gerçekleştirileceğine inancım tamdır. Bu çalışma bu çabanın başlamasına bir katkı sağlayabilirse görevini yapmış sayılacaktır.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  3. #3
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.055
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Bediüzzaman’ı Anlayabilmek İçin Gazali’yi Anlamak

    Çöküntüden yeniden dirilişe: Gazali aydınlanması

    İslam toplumlarında hayatın tüm cephelerinde çöküntünün dibe vurduğu safhada yeni bir diriliş meşalesi yakılır. Risalet’in söz konusu olduğu döneme toplumsal gelişmeye damgasını vuran Sahabe çevresi idi. Ancak risalet süreli ve sınırlıdır. Yeniden peygamber gelmeyecektir. Bu süreçte ise nebevî misyonu İslam uleması içinden gelen Müceddidler ve bunların şakirtleri taşıyacaktır. Bu aşamada Öncü Azınlık unsurunu “Tecdid Çevresi” diyebileceğimiz kadrolar oluşturur. Doğal olarak bunların inşa ettiği medeniyet veya çağ, Sahabe Çevresi’nin inşa ettiği medeniyet ve çağ kalitesinde olmayacaktır. Bundan dolayı bunların çağına “Kısmi Fazilet Çağı” denebilir.


    Öncü Azınlık kurumunun ortaya çıkışını başka bir çalışmada incelemiştik (Duran, 1995). Burada Öncü Azınlık’ın lokomotifi olan “müceddidlik” kurumu üzerinde kısaca durmakta yarar vardır.


    Bediüzzaman “Her yüz senede Cenab-ı Hakk dini tecdid eden birini gönderir” (el-Hakim, el-Müstedrek, 4:522) Hadis-i Şerifine dayanarak ümmetin çöküntüye girdiği dönemlerde Nebevi misyonu üstlenecek büyük müceddidleri gönderdiğini ve onların kadroları yoluyla ümmeti çöküntüden kurtardığını anlatır:


    “Cenab-ı Hak, kemâl-i rahmetinden, Şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himâyet olarak, herbir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u âzam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi mehdî hükmünde mübarek zatları göndermiş, fesadı izale edip milleti ıslah etmiş, din-i Ahmedîyi (a.s.m.) muhafaza etmiş.”tir. (Nursi, 1994, c. II, s. 559)


    Ancak Çöküntü’den Fazilet Çağı’na uzanan tecdid süreci kısa dönemli değil, aksine uzun çağları kapsayan ve içinde yeni bir uygarlığı barındıran uzun dönemli bir hareket olduğundan tek bir müceddidle değil, bir biriyle dikey ve yatay entegrasyona girmiş birden fazla müceddid ve kadrolarıyla gerçekleştiri-lebilir. Zaten tek bir müceddidin ne ömrü ne kadrosu ne de kapasitesi böyle bir uygarlığı inşa etmeye yeterli gelemez. Aynı olaya Bediüzzaman da parmak basar:


    “Bu zaman hem iman ve din için, hem hayat-ı içtimaî ve şeriat için, hem hukuk-u âmme ve siyaset-i İslâmiye için gâyet ehemmiyetli birer müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi, hakaik-i imaniyeyi muhafaza noktasında tecdid vazifesi, en mukaddes ve en büyüğüdür. Şeriat ve hayat-ı içtimaiye ve siyasiye daireleri ona nispeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor. Rivâyât-ı hadisiyede, tecdid-i din hakkında ziyade ehemmiyet ise, imanî hakaikteki tecdid itibarıyladır. Fakat efkar-ı ammede, hayatperest insanların nazarında zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye ve siyaset-i diniye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile, o nokta-i nazardan bakıyorlar, (öyle) mânâ veriyorlar.” (Nursi, 1994, c. II, s.1641)


    “Hem bu üç vezâifi(n) birden bir şahısta, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi pek uzak(tır), âdetâ kabil görülmüyor....” (Nursi, 1994,c.II, s.1641) Gerçekten İslam tarihinin yöneliş sürecinden de anlaşıldığına göre mehd-i misal büyük müceddidler ilk faaliyet olarak temel imanî konularda devrim niteliğinde büyük tecdidler gerçekleştirerek, ümmetin sarsılan veya küllenen imanını çağının bilgi birikiminden de yararlanarak yeniden tahkim ediyor ve restora ederler. Aynı şekilde bunlar yüreklerde bir “yalım ateş” yakarak ruhları elektiriklendirirler. İnsanlar arasında yeniden kardeşlik duygularını geliştirerek toplumsal birlik ve bütünlüğü gerçekleştirirler. Doğal olarak müceddid’in ilk olarak etkilediği çevre son derece sınırlı insanlardan oluşan “tecdid çevresi”dir. Tecdid çevresi nesilden nesile aktarılan bir hareket olduğundan zaman içinde toplumun psikolojik, sosyolojik, siyasal ve bilimsel ihtiyaçlarına paralel olarak kendi içinde farklılaşarak çeşitli branşlara ayrılır. Her branş bir veya birden fazla liderin önderliğinde kendi mesleğini yeni medeniyetin bir ünitesi olacak şekilde geliştirir. Bu aşama, Uzman İslamı dediğimiz aşamadan sonra gerçekleşir. Teorik bilimler sahasında kendi bilim ve epistomolojisini geliştirebilecek kapasitede ve formasyonda yüksek müçtehidler yetiştiği gibi, tasavvuf sahasında ârifler, mürşid-i kâmiller, hak âşıkları, maddi cihad sahasında da gözünü budaktan esirgemeyen mücahid-kahramanlar yetişir. Bu aşamada zaten daha önceden başlamış olan iktisadi-ticari hayat adalet, kudsiyet ve hikmet ilkelerine dayalı olarak daha da gelişerek yepyeni ufukları feth eder. Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi mücedditler insan üstü zihinsel gayret ve çabalarıyla tarihin akışını değiştirir, hatta yeni bir tarih yaparlar. Zaten tarihin yapıcıları sadece siyasetçiler, savaşçılar ve imparatorluk kurucular değildir. Bunlar aynı zamanda düşünürler, ilâhi-yatçılar, filozoflar ve alimlerdir. Her iki durumda da bunlar gidecekleri hedef ve yol üzerinde politik, sosyal, fikri veya ruhsal hareketleri bizzat oluştururlar. Tarihin akışı, bunlar üzerine etki yaptığı gibi, bunlar da tarih üzerine reaksiyon gösterirler.


    Tarihin akışını değiştiren düşünürlerden biri de şüphesiz Gazalîdir. Gazâlî ümmeti çöküntüden kurtararak yepyeni bir yörüngeye sıçramasını sağlayan büyük bir müceddittir.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  4. #4
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.055
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Bediüzzaman’ı Anlayabilmek İçin Gazali’yi Anlamak

    Gazali, düşünce sistemi ve etkisi

    Ebu Hamid Muhammed el-Gazâlî 1058’de Horasan’ın Meşhed kenti yakınlarında bulunan Tus kasabasında dünyaya geldi. Şimdi harabe durumunda olan ve İran’ın kuzeydoğusunda bulunan bu küçük kasaba o zamanlar, akarsuları, ağaçları ve çevresinde bulunan dağlardaki maden depolarıyla gelişmiş bir yerleşim yeri idi. Burası, büyük destan şairi Firdevsî ve zeki vezir Nizam-el-Mülk gibi dünya şöhretlerine de beşiklik etmekle şeref kazanmış bir yerdi.


    Bu şehir 1389’da, adı “tahripkar prens” olarak tanınan Moğol Fatihi Timur’a karşı isyan etmiş, bu sebeple de Timur tarafından tahrib edilmiş, bir daha da onarılmamıştır. Onun su kaynakları Şiî’lerin bir kutsal şehri olan Meşhed’e akıtılmış, bu nedenle de Meşhed gelişme göstermiştir.


    Büyük babası gibi el-Gazâlî’nin babası da bir yün eğiricisiydi (gazzaldı). İşte onun Gazâlî ismi de buradan gelmektedir. Gazâlî ismi genel isim formuna göre yakında bulunan ve bir köy olan Gazzala’dan da gelmiş olabilir. Gazâlî, daha çocukluğunda bir ilim adamı olan amcası Hamid’in ünvanını almıştır.


    Eğitimini yaptığı ilk yer, Tus’ta yetim çocukların eğitim gördüğü bir yerdi. Babası tarafından kendisine mütevazî bir miras düşen bir aile dostunun himayesi altında tahsilini sürdürdü. Bir sûfî olan arkadaşı, ilkokula ilaveten ona bir de sûfî eğitimi yaptırma sorumluluğunu duydu. Böylece Ebu Hamid, Hazar denizinin güneydoğu kıyılarında 250 mil uzaktaki Cürcan’da tahsil yaptı. Ebu Hamid o zaman daha olgun yaşta olmayan bir gençti. Bu tahsili yaptıktan sonra o, “Allah bilgisinden başka bir bilgi aramadığını, bunun dışındaki bir bilgiyi reddettiğini” yazarak geri dönü. Fakat bu dönüş yolculuğunda yol kesici soyguncular, yanında bulunan ve çoğu da ders notlarından ibaret olan defter ve eşyalarını almaya çalıştılar. Bu ders notlarını kurtarmak için hararetle onlara yalvardı. Soyguncuların başkanı alay ederek “Bu bilgi nasıl bir bilgidir ki, defterler kaybolunca o da kayboluyor ve sizi bilgisiz bırakıyor?” diye sordu. Bu durum ona öğreneceklerini hafızasına nakşetmeye ve defterde bırakmamaya azmetmeyi öğretti.


    Gazali’nin tahsilini devam ettirdiği ikinci kent Nişabur’du. Bu kent Tus’un 30 mil güneybatısında bulunan eyaletin başkentiydi. Bu şehre, çağın en büyük alimlerinden el-Cuveynî tarafından davet edilmişti. el-Cüveynî, iki mukaddes şehirde yıllarca vaizlik yapmış ve bu nedenle “İmam el-Harameyn” ünvanını kazanmıştı. Bu imam çok geçmeden el-Gazâlî’nin şeyhi olma şerefine nail oldu. el-Cuveynî bir kelâmcıydı ve yeni kurulmuş Nizamiye medresesinde kürsü sahibiydi. Bu Nizamiye medresesi de, diğer benzerleri gibi Nizamü’l-mülk tarafından kurulmuştu ki, okul ücreti, pansiyon ve yurt masrafları bağış yoluyla elde ediliyordu. Burada Ebu Hamid, ilâhiyat, felsefe, mantık ve tabiî bilimler tahsil ederek sekiz yıl geçirdi (1077-85). Tahsil yaparken de Cuveyni’nin asistanlığını yaparak kısmen derslere giriyordu. Sonradan da bağımsız olarak ders ver-meye başladı. Kısa zamanda bir öğretici olarak ilâhî ve felsefî konulara ışık tutucu, yorumlayıcı ve esaslı çözümler getirici keskin zekalı biri olarak ün yaptı. Entellektüel üstünlüğünün ve ona uygun davranışının bilinci içindeydi. Önceleri kavrayışını dipsiz bir deniz olarak tasvir ettiği bu öğrencisini, el-Cuveynî kıskanmaya başladı. Ebu Hamid ona ilk eserini gösterdiği zaman şeyhi ona: “Daha ben hayattayken beni mezara gömmek mi istiyorsun?” diyerek sitem etti. (Hitti, 1995, s. 179)


    Daha sonra el-Gazâlî, Selçuklu sarayının aydın veziri Nizamü’l-Mülk’ün himayesinde toplanan parlak şairler ve alimler halkasına katılmak için Nişabur’dan Bağdat’a gitti. Yirmiyedi yaşındaki bu gencin ünü kendisinden evvel oraya gelmişti ve bu halkaya şeref-le kabul edildi. Nizam, o zaman saraydaki mevkiinin en üst durumundaydı. Onun yükselişi daha önce Alp Arslan zamanında (1063-1072) başlamış, Büyük Selçuklu zamanında devam etmiş, onun ölümü üzerine de, onsekiz yaşındaki halefi Melik Şah’la zirveye ulaştı(1072-92). Nizamü’l-Mülk, kültürden ziyade savaşla ilgileniyordu. Ancak din öğreticileri ve şairler için cömertçe para harcıyordu. Sûfî tekkeleri yanında kendi adını taşıyan Nizamiye Medreselerini de tesis etti.


    Saraya intisabından altı yıl sonra Gazâlî Bağdat Nizamiye medresesine müderrris olarak tayin edildi. Dört yıl bu meslekte kaldı.


    Gazali’nin şöhreti sadece bir medrese hocası sınırları içinde kalmadı, kısa zamanda İslam dünyasının her tarafına yayıldı. Yakın ve uzakta bulunan ilim adamları ilim öğrenmek için değilse de danışmak için ona geliyorlardı. Fas ve İspanya’da Murabıt hanedanlığının Berberî kurucusu Yusuf İbn Taşfin, Şer’î bir hükümde şüpheye düşmüş bunun çözümünü arıyordu. Fakat başvurduğu hiç kimse onu tatmin edememişti. Bu sebeble Gazâlî’nin ayağına kadar gelerek Ondan yardım talep etti.


    Daha Nişabur’dayken Gazâlî’de aklî ve ruhi tatminsizlikler baş göstermişti. Modern Avrupa felsefesinin başı sayılan Descartes gibi o da kendisinde bulunan saf otoriteyi kaybetmişti. Oldukça yüksek duruma çıkan şüphecilik duygusu onu tamamen aklî şüpheciliğe sürükledi. Fakat o tüm Skolastik teolojiyi, hukuku, felsefeyi ve mistisizmi kökten anlamaya ve gerçeklerini bulmaya çalışıyordu. Septisizm (Şüphecilik) onun düşüncele-rine hakim olmuştu. Nas ve Hadis onu pek etkilemiyordu. Öğretim ve davranış konusunda kendisiyle meslekdaşları arasındaki uyuşmazlık onu şüpheci-liğinde daha da ısrarlı hale getiriyordu. Böylece fizikî ve zihnî bakımdan çöküntüye uğrayarak görevinden çekildi ve İslâmın en büyük entellektüel merkezine sırt çevirdi. Böylece inzivaya ve tefekküre dalarak huzura kavuşmak isti-yordu. Onun kürsüsünü de kardeşi Ahmed işgal etti.


    Gazâlî’nin otobiyografisi bizi doğrudan hayatı boyunca ve özellikle Bağdat’daki Nizâmiye medresesinden ayrılışını takip eden büyük sıkıntı dönemi esnasında mücadele etmek zorunda kaldığı aklî ve rûhî problemlerle tanıştırır. Gazâlî bize, yirmi yaşından önce, ateşli bir hakikat arzusuna tutulduğunu ve körü körüne atalarının otoritelerine uyan alelade insanların pa-siflik ve safdilliğini ve inanç ve akîdelerle uğraşmalarını görmekten duyduğu sıkıntıyı anlatır. Bunun için “içinde şüphenin asla yer almadığı bilgi” diye tanımladığı “kesin bilgiyi” aramaya karar verdi. Aradığı bilgi öyle kesin olmalıydı ki biri çıksa üç’ün on’dan büyük olduğunu söylese ve buna delil olarak da elindeki bastonu yılana çevirse yine de sayılarla ilgili bilgisi konusunda şüphelenmemeli, sadece bastonun yılana nasıl dönüşmüş olabileceğini araştırmalıydı.


    Kendisinde gerçekten böyle bir bilginin olup olmadığını araştırdığında, bu niteliklere sahip bilginin, ancak duyuların verdiği bilgi ile ap-açık önermelerin sağladığı bilginin kesin olabileceğini düşündü. Ancak şüphe sürecini mantıkî neticesine kadar götürebilmek için tüm bilginin gerçekten kati (yakîn) olduğundan emin olmak gereğini duydu. Zahmetli şüphe süreci sonunda gerçekte onun da kesin olmadığını gördü. Çünkü birincinin (duyu bilgisinin) durumunda, duyularımız genellikle bir şey hakkında şöyle şöyledir, diye hüküm verir, fakat onların hükmü az sonra akıl tarafından yıkılır. Mesela biz, gölgeye bakar ve onun hareketsiz olduğuna hükmederiz. Fakat çok geçmeden hareketsiz olmadığını kabul etmek zorunda kalırız. Yahut gezegen gibi, uzak bir nesneye bakarız da o duyularımıza bir madeni para büyüklüğünde görünür. Oysa astronominin delilleri bizi onun dünyamızdan defalarca büyük olduğuna inanmaya zorlar. Şâyet duyu tecrübesi güvenilir değilse o takdirde, zorunlu önermeler yahut aksiyomların bilgisi de güvenilir değildir. Tıpkı akıl otoritesinin duyu hükmünün geçersiz olduğunu göstermesi gibi, aklın hükmünün geçersiz olduğunu gösterecek aklın ötesinde daha yüksek bir otorite olamaz mı? Burada Gazalî rüya olayına dikkat çe-kerek düşüncesini anlatmaya çalışır. Genellikle rüyada gördüğümüz şeylerin gerçekliğine inanır, fakat bu inanma uyanır uyanmaz kaybolur gider. O halde peygamberin söylediği gibi, ölümden sonraki hayata kıyasla, bizim uyanık ha-limizin, uykudan başka bir şey olmaması mümkün değil midir?


    Gazâlî bize, bu şüphelerin gerçek bir hastalık gibi, kendisini iki ay müteessir ettiğini söyler. Sonunda kendi gayretiyle değil, bilakis “Allah’ın onun kalbine gerçekten bir çok bilginin anahtarı olan bir nur’u akıtmasıyla” fikri sağlığını yeniden kazanır. O zaman bu nurun bir muhakeme yahut delil meselesi olmadığını, fakat Peygamberin “kalbin açılması ve bu suretle İslâm’ı kabul et-meye müsait” olarak tarif ettiği İlahî lütuf meselesi olduğunu anlar. (Fahri, 1987, s. 173-74)


    Bu bunalımlı günlerde Gazalî, Selçuk hanedanının hükmü altında bulunan Şam’a gitmek amacındaydı. 1095 yılının ilk günlerinde bir derviş olarak Şam’a gitti. Emevi camiine yerleşti. Kaba, eski püskü elbiseler giyerek, bir sopaya dayanarak azığını ve eşyalarını koymak için omuzunda bir torba taşıyarak çilekeş bir hayat sürdürmeya başladı. Riyazet, tefekkür ve ibadet yapmak suretiyle nefis terbiyesi yaparak, şöhret, para ve dostlarının kendisine veremediği zihin huzurunu aradı.


    Bu aktif çileci yaşantı devresinin sonunda Gazalî, kesin bilgiye ulaşmış olarak yeniden memleketine döndü ve eğitim-öğretim faaliyetlerine devam etti.


    Gazâlî alışageldiğimiz anlamda bir ilim adamı veya filozof değildi. İslam dünyasının entellektüel hayatını öylesine derinden etkilemişti ki, Nasr’ın haklı değerlendirmesiyle Onu hesaba katmayan bir İslam ilim tarihi, eksik kalmaya mahkumdur.


    Seçkin kişiliği ve güçlü yazarlığı sayesinde Gazalî, İslam dünyasında, Meşşai felsefenin etkisini dizginleyebilmiştir. Aynı zamanda tasavvuf öğrenimini resmi dini çevreler nezdinde meşrulaştıran da Gazâlî olmuştur. Gerçekten Gazalî, sufiliğen ilk ve en büyük ıslahatçısı olmuştur, denilebilir. O Sufiliğe sünniliğin bünyesinde bir yer bulmuş, daha da önemlisi sünni kelamın biçimsel ve doğmatik olan ifadesinin yaşayan dinle irtibatını sağlayarak, onları yeniden canlandırıp, onlara vahiy ruhunu yerleştirmiştir. Böylece o katı skolastisizme ağır bir darbe indirmiş ve akidenin doğmatik niteliğini yumuşatmıştır. Bu iki önemli adımı atmakla Gazali İslam dünyasında onikinci yüzyılda ortaya çıkan entellektüel dönüşümünü herkesten çok etkilemiştir. Gazalî her bakımdan İslam tarihinin en dikkate değer dinî ve entellektüel şahsiyetlerinden biridir. (Nasr, 1991, s. 51-52)


    Gazâlî’nin bilim alanındaki performansı çağımız bilim adamlarına da ışık tutacak niteliktedir. Gazzali, sadece bir İlahîyatçı değil aynı zamanda bir mantıkçıdır da. Felsefe alanında da son derece orjinal eserler vermiştir. Ancak bu alandaki önemi, daha çok yaptığı eleştirilerden kaynaklanır. Filozofların Maksatları (Makaside’l-Felasife) adını taşıyan kitabında Meşşai felsefeyi öyle mükemmel bir şekilde özetlemiştir ki, bu kitap Latince’ye çevrildiği zaman, Batı’da Gazâlî bir Meşşai felsefe otoritesi olarak tanınmıştır.


    Gerçekten Gazâlî, Meşşaî felsefeyi derinlemesine tetkik ederek felsefî kavramları o çağın sıradan insanının zekasının anlayabileceği bir düzeye indirmeyi başarmıştır. Aristo ve benzeri filozofların düşünceleri, müslüman filozoflardan el-Kindî, Farabî ve İbn-i Sina’nın felsefî yaklaşımlarını açıklayarak ve anlaşılmayan noktalarını anlaşılır hale sokarak felsefî birikime de önemli bir katkı sağlamıştır.


    Gazâlî bu çalışmasını nihaî amacına ulaşmak için sadece bir hazırlık olarak gerçekleştirir. Bundan sonra sadece felsefî ilkeleri dikkate alarak ve felsefenin mantığını kullanarak felsefeyi, veya aynı anlama gelen vahiyden bağımsız salt aklın tek başına gerçeği izah edemiyeceğini göstermek için Felsefenin Tutarsızlıkları kitabını yazdı. Bu kitabında Gazâlî, Aristo felsefesinde gündeme getirilen ve genellikle Tevhidî anlayışa ters düşen Allah ve Allah’ın yaratma fiili, fenomenler arasındaki nedensellik ilişkisi, Küllî İrade, zaman ve evrenin ezeliyeti veya sonradan yaratılması, Allah’ın sıfatlarının kıdem veya hâdis olması gibi konuları yüksek bir mantık sistemiyle tartıştı, felsefenin kendi ilkeleriyle felsefenin tezlerini birer birer çürüttü. İlginçtir ki Gazâlî’nin kullandığı son derece rafine mantığı ve bunun bazı çıkarımlarını sadece kavramları değişti-rerek yaklaşık aynı konularda Descartes, D.Hume ve K.Popper gibi Batılı bilim adamları kullanmışlar, hatta sistemlerini o mantık üzerine bina etmişlerdir.


    Gazâlî’ye kadar İslam dünyasında rasyonalist Felâsifenin vahiyden bağımsız akılla tevhidî anlayışı önemli ölçüde zedelediği bir gerçektir. Özellikle zaman ve evrenin ezelî ve ebedî olarak değerlendirilmesi, Allah’ın İlk Aklı yaratıp başka şeylerin yaratılmasını İlk Akla bırakması anlayışı, İrade-i İlahiyye’nin olmaması.. gibi yaklaşımlar hem Allah’ı eksik sıfatlarla niteleyerek Allah’ın Küllî bir İrade, sonsuz bir kudret ve tek ve yekta bir yaratıcı olduğunu inkar ederek tevhid-dışına çıkıyor, hem de zaman ve evreni ezelî ve ebedî kabul ederek öldükten sonra dirilme, cennet ve cehennem gibi çok sayıda vahyî gerçekliği inkar ediyordu. Bütün bu yaklaşımlar ise o çağlarda müslüman bireyin inanç siste-mini derinden sarsıyor, bir inanç bunalımının ortaya çıkmasına ortam hazırlıyordu. Nitekim Gazâlî’nin de ifade ettiği gibi bu tür felsefelerin müslümanlar arasında yayılmasına bağlı olarak müslümanlar İslamî duyarlılıktan uzaklaşıyor, ahlak, itikad ve düşüncede derin bir çöküntü içine giriyordu.


    Bütün bu olumsuz gelişmeleri önlemek için el-Gazâlî alabildiğince yüce duygularla müslümanların inançlarını kurtarma faaliyetine başladı ve felsefenin sadece vahiyle çatışan ilkelerini bir daha dirilmeyecek şekilde çökertti.


    Aslında Gazâlî’nin ilk çıkışı Felâsifeden tevhid’e yönelen meydan okumalara bir cevap niteliğinde idi. Ancak Gazâlî’nin cevabı öyle yüksek bir mantık ve berraklık taşıyordu ki, bizzat kendisi Felâsife için bir meydan okuma’ya dönüştü. Bu meydan okumanının dozunun ise Orta-şiddet’in üzerinde “Boğucu” nitelikte olduğunu burada vurgulamış olalım. Rasyonalist felsefe, İslam dünyasında Gazâlî sonrası dönemde müstakil bir akım olarak ayakta duramamış, fakat özellikle tasavvuf perdesi altında varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Burada şunu hemen vurgulayalım ki Gazâlî vahiyden bağımsız kendi başına buyruk rasyonalist felsefelerin İslam dünyasında olamayacağını ortaya koymuş, Felâsifenin vahye ve marifete tabi olması gerektiğini sağlamıştır. (Nasr,1991,s.24)


    Gazâlî hiç bir şekilde mantık ve aklın kullanımına karşı olmadığı gibi mantığa dayalı birçok eser de yazdı. Fakat onun esas karşı çıktığı şey, aklın tüm gerçeği kavrayacağı ve hiç söz sahibi olmadığı alanlarda bile parçalı görüşleriyle yeterli olacağı iddiasıydı.


    Öte yandan Gazâlî müslüman ilim adamlarından oluşan Mu’tezile ekolünün tevhid-dışı yaklaşımlarını berteraf etmeyi de başarmıştır. Özellikle rasyona-list felsefeden etkilenerek üslup ve metodolojilerini ve düşüncelerini geliştiren bu ekol, gerektiğinde Kur’anî naslara, gerektiğinde de salt akla dayanarak çok sayıda tez geliştirmişlerdir. İslamî düşüncenin hemen her ünitesinin tartışmaya açılması, tüm yönlerinin yeniden eleştirilmesi faaliyetini Mu’tezile ekolü başlatmıştır. Hatta İslamî düşüncenin gelişmesi, daha sonraki çağlarda sarsılmadan ayakta durmasının sağlanması konusuna da yine bu ekol zemin hazırlamıştır, denilebilir. Çünkü ortaya atıp tartışmaya açtığı konular binlerce zeka tarafından asırlarca tartışılmış, o konularda binlerce eser yazılmış, sonunda Gazâlî gibi dehaların yetişmesine ortam hazırlanmıştır. Mu’tezile ekolünün tartışmaya açtığı konuları el-Eşarî, el-Maturidî, el-Bakıllani, el-Cüveyni, İbn-i Hazm, el-Gazâlî, er-Razî, el-Cürcanî, et-Taftazanî gibi dev düşünürler en ince ayrıntısına kadar tartışmışlar, hatta bu tartışma çağımızda bile belli cepheleriyle Bediüzzaman tarafından sürdürülmüştür.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  5. #5
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.055
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Bediüzzaman’ı Anlayabilmek İçin Gazali’yi Anlamak

    Gazali’nin düşünce sistemi

    Gazâlî’nin düşünce sistemini analize başlamadan önce O’nun bilgiye ulaşma yöntemi üzerinde kısaca durmakta fayda vardır.


    Gazâlî bilgiye ulaşırken ilk olarak incelenmesi gereken kaynakları her hangi bir rezerv koymadan incelemeyi önerir. Kendisi de metod olarak bu ilkeyi uygular. İncelemeyi de sathi ve yüzeysel olarak değil, derinliğine yapar. Ayrıca sadece belli bir bilimsel disiplini değil tersine o disiplinle ilişkili çok sayıda disiplini ayrıntılı bir şekilde ele alır. Bu konudaki yöntemini ünlü eseri el-Munkız’dan izleyelim:


    “Evvelâ ilmi kelâma başladım. Onu lâyıkıyle öğrendim. Özüne vâkıf oldum. Bu ilimde “Muhakkik” sayılan kimselerin kitaplarını mütalâa ettim. Arzu ettiğim konulara dair kitap tasnif ettim. Gördüm ki bu ilim kendi gayesini temine kâfi geliyor. Fakat benim maksadımı temin edemiyor.” (Gazâlî,199O,s.24)


    “...İlm-i Kelamı bitirdikten sonra felsefeye başladım. Şunu kesin olarak anladım ki bir ilme son haddine vâkıf olmıyan kimse o ilimdeki bozukluğa vâkıf olamaz. O derece vâkıf olmalı ki o ilimde en büyük sayılan kimseye eşit olmakla kalmayıp onun derecesini geçmeli ve onun kavrayamadığı derin noktaları ve gaileleri kavramalıdır. Ancak o zaman o ilmin fâsit olduğuna dair iddiası doğru olabilir. Mütekel-limînin kitaplarında felsefecileri reddettikleri yerlerde onlardan aldıkları sözlerin hep vuzuhsuz, perişan, tenakuz ve fesatla dolu olduğunu gördüm.


    “Anladım ki, bir mezhebi iyice anlamadan, özüne vâkıf olmadan reddetmek karanlığa kubur sıkmak gibidir. Bu se-beple felsefe tahsiline ciddiyetle sarıldım. Bu bapta yazılmış kitapları bir üstaddan yardım görmeğe muhtaç olmadan mütalaya koyuldum. Şer’î ilimleri tedris ve tasnifinden boş kaldığım saatlerde buna çalıştım. O sıralarda Bağdat’ta üç yüz talebeye ders veriyordum. Cenab-ı Hak, boş zamanlarımdaki bu mütalâalarla iki seneden az bir vakitte beni bu ilimlerin en son haddine muttali kıldı. İlmi tamamiyle anladıktan sonra bir sene kadar da daimî surette onu düşündüm, tekrarladım, derinliklerine daldım. Nihâyet oradaki aldatmalara, tezvirlere, hakikat ve hayallere şek ve şüpheye mahal kalmıyacak surette vâkıf oldum.” (Gazâlî,199O,s.25-26)


    Dikkat edileceği gibi Gazalî hem kelâm ilmini hem de felsefe ilmini yeniden ele almakta bu konularda yüksek bir formasyon elde etmektedir. Zaten Ona göre bir doktrini eleştirebilmek için o doktrini geliştiren veya savunan düşünürler hatta onlardan daha fazla bilgi sahibi olmak gerekir, bu düzeyde bilgi sahibi olmadan herhangi bir düşünceyi eleştirmeye kalkmak doğru değildir.


    Düşünür gerçekten sadece hayatın belli alanlarına ilişkin bilimsel disiplinlerle ilgilenmemekte, psikolojiden felse-feye tüm insan alanlarını kapsayacak bir çalışma içinde bulunmaktadır. Aynı şe-kilde insanların davranışları, inançları, gelenekleri gibi insanla ilgili faaliyette bulunan her yaklaşımı, görüşü ve doktrini derinlemesine incelemektedir.


    “Yirmi yaşıma basmadan evvelki günlerimden beri (şimdi elli yaşımın üzerindeyim) karşılaşmış olduğum her açık ve kesin fikri ve inancı araştırmakdan kendimi alamadım. İçeriğini araştırmadan edemediğim hiçbir batınilik kalmadı. Ana fikrini, özünü araştırmadan edemediğim hiç bir edebî eser, felsefesinin esasını araştırmadan edemediğim hiç bir filozof, diyalektik ve ilâhi-yatçılığının amacını tahkik etmeden geçemediğim hiç bir ilâhiyatçı, içindeki sırrı anlamadan geçemediğim hiç bir sufi, ateizm ve zındıklığının sebebini araştırmadan edemediğim hiç bir ateist ve zındık kalmadı. İlk gençlik yıllarımdan beri ruhumda sürdürülemeyen böyle bir araştırma arzusu vardı. Bu insiyak ve mizaç hiç bir tercihim (ihtiyarım) olmadan Allah tarafından içime sokulmuştu.” (Gazâlî, 1990, s. 14)


    Gerçekten Gazalî bilim ve düşünce adamının her türlü yapaylıktan, yüzeysellikten, önyargıdan, bağnazlıktan ve şartlanmışlıktan kurtularak objektif, re-zervsiz, belli bir ideolojinin şemalarına takılıp kalmadan araştırma yapması gerektiğini önerir. Bu yöntem doğal olarak çağları aşan bir yöntemdir. Aynı şekilde önemli bir İslam düşünürünün insanlığa değerli bir armağanıdır.


    Gazalî geliştirdiği ilkeleri sadece spekülasyon düzeyinde bırakmamış, bunları hayatında da uygulamaya koymuştur.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  6. #6
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.055
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Bediüzzaman’ı Anlayabilmek İçin Gazali’yi Anlamak

    İlahî sıfatlar hadis (sonradan yaratılmış) değil kadimdir

    Gazâlî’nin gerek Şia ve Mu’tezile uleması ve gerekse Felâsife ile proplemi yüzeysel ve basit değil, derinliğine ve anlamlıdır. Yukarıda da kısaca ifade ettiğimiz gibi hem Mu’tezile ve Şia uleması hem de Felâsife mensubu filozoflar Allah’ı nâkıs sıfatlardan tenzih ve takdis etmek maksadıyla Allah’ı çeşitli sıfatlarla tanımlamayı doğru karşılamamışlar, mahiyetiyle varoluşu özdeş bir varlık olarak nitelemişlerdi. Ancak bu yaklaşım Kur’ani ve tevhidi bir çok ilkeyi anlamsız hale getirmekteydi. Gazâlî bir taraftan kendinin kavradığı Kur’ani gerçekliği inşa etmek, diğer taraftan İslamın temel ilkelerini her türlü şüpheden kurtarmak ve böylece müslümanlarda ortaya çıkan düşünce ve inanç anarşisini önlemek amacıyla harekete geçer ve Felâsife ve Mu’tezilenin yanlış felsefe ve itikadlarına şiddetli şekilde saldırır. Hemen dikkat çekelim ki Gazâlî’nin saldırısı cahil ve bağnazca bir polemik şeklinde değil, aksine ulaşılması son derece güç bir mantık yöntemiyledir. Bu çıkışıyla Gazâlî hem en duyarlı entellektüellerin hem de sıradan insanların düşünce ve inanç sistemini belli bir sistem içine oturtmayı başarmıştır.


    Gazâlî’nin üzerinde ısrarla durduğu İlahî sıfatlar; Kudret, irade, ilim ve kelâm sıfatlarıdır. Bu sıfatlar hakkında gerek Felâsife gerekse Mu’tezile ciddi şüpheler uyandırmışlar, ümmetin kafasını önemli ölçüde karıştırmışlardır. Çünkü tevhid’in en önemli payandaları bu sıfatların niteliğiyle yakından ilgilidir. Bir yaratıcıya inanmak ateist doktrinler hariç hemen her düşünce ekollerinde vardır. Fakat bu yaratıcının hangi sıfatlara sahip olduğu, varlıkları nasıl yarattığı, yarattıktan sonra varlıklarla ilişki düzeyinin nasıl olduğu, varlıkları ve onların hareketlerini bilip bilmediği, varlıkları tekrar yok edip etmeyeceği.. gibi hususlarda önemli düşünce ve inanç farklılıkları ortaya çıkmaktadır. Kur’an ve hadisin tevil edilebilir niteliğinden dolayı hemen her düşünce ekolünün Kur’an ve hadisten kendileri için dayanak bulmaları kolaydır. Nitekim bulmuşlardır da.. Ancak, her hangi bir dış etkiye maruz kalmadan Kur’anı ilk müslümanların anladığı ve yorumladığı şekilde anlamak ve yorumlamak gerekmektedir. İşte Ehl-i Sünnet adı verilen ve müslümanların büyük ekseriyetini teşkil eden yaklaşım Gazâlî’nin temsil ettiği yaklaşımdı.


    Gazâlî ilk müslümanların Kur’an ve Hz. Peygamberden öğrendiği Allah anlayışını aklın ulaştığı ispatlama yöntemlerini de kullanarak ortaya koyma niyetindeydi. Gerçekten düşünür enerjisini son zerresine kadar kullanarak son derece rafine ve yüksek bir mantık örgüsüyle belli konular belirler ve onlar üzerine tüm benliğiyle yüklenir.


    Burada hemen bir noktayı vurgulayarak başlayalım: Gazâlî zamanında Allah’ın zatını inkar eden gruplar olmakla birlikte bu gruplar marjinal düzeydeydi. Etkileri hissedilmeyecek düzeyde sınırlıydı. İslam felsefecileri ve Mu’tezile uleması zaten Allah’a inanı-yor, hatta düşünce sistemlerinin önemli bir bölümünü Allah inancı üzerine bina ediyorlardı. Zaten Mu’tezile ekolüne mensup olan bilim adamları İslam ulemasından kelamcı, mantıkçı, hukukçu, tefsirci alimleri. Felâsife mensuplarının içinde bazı dinsiz filozoflar olmakla birlikte büyük ekseriyeti Allah’a inanıyor, felsefi sistemlerinde Allah’ı isbat etmeye yönelik tezler geliştiriyorlardı. Bunların geliştirdiği kavramlar ve yaklaşımların büyük bir kısmı, gerek Gazâlî gerekse diğer ulema tarafından benimseniyor ve kendi sistemlerinde önemli bir parametre olarak değerlendiriliyordu. Ancak çatışma ve ihtilaf konuları Allah’ın sıfatları hakkındaydı. İleride de anlatılacağı gibi Gazâlî, Felâsife ve Mu’tezileyi Allah’ın sıfatları hakkında hataya düştükleri için eleştirecektir.


    Burada konumuzla alakası nisbetinde Gazâlî’nin İlahi sıfatlar hakkındaki düşüncelerini özetliyelim.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  7. #7
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.055
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Bediüzzaman’ı Anlayabilmek İçin Gazali’yi Anlamak

    İlahî kudret kadim bir sıfattır

    Yukarıdada kısaca ifade edildiği gibi gerek Felâsife gerekse Mu’tezile ve diğer bazı fırkalar diğer sıfatları olduğu gibi Allah’ın kudret sıfatını da inkar etmişlerdi. Oysa, kudret sıfatının olmaması durumunda Allah anlayışı son derece anormal bir yapıya dönüşmekteydi. Bu kargaşayı önlemek amacıyla başta Eş’arî ve diğer Ehl-i Sünnet kelamcıları şiddetle Allah’ın Kadir-i Mutlak olduğunu, Kâdir sıfatının bulunduğunu ileri sürmüşlerdi. Konuyu tekrar gündemine alan Gazâlî de olayı enine boyuna incelemiş, belki de tartışmaya son noktasını koymuştur.


    Gazâlî İlahî kudreti anlatmaya başlarken, âlemi yaratan varlığın kudret sahibi olduğunu vurgulayarak Kâinattan çeşitli deliller sıralayarak başlar. Kâinatın son derece sanatlı ve estetik bir yapıda olduğunu, bunun ise İlahî bir kudret eliyle olmasının zaruri bir gerçeklik olduğunu anlatır.


    O’na göre Kudretin özelliklerinden biri yaratılan bütün varlıklara istisnasız eşit şekilde taalluk etmektir. Yaratılanlar sonu olmayacak derecede kademelenmiştir. Yani İlahî kudret sürekli yaratma faaliyeti içindedir. Kudret tüm yaratılanları kuşatmıştır. Aksi durumda her varlığı ayrı bir kudretin yaratması gerekir ki, bu muhaldir. O zaman tek bir kudret vardır o da İlahî kudrettir. Varlıklar o kudret karşısında eşit düzeydedir. Kudret karşısında büyük küçük farkı yoktur. Hayvanların fiillerinden cansız varlıkların fiillerine kadar her şey İlahî kudretle yaratılmaktadır.


    Gazâlî insanın fiilinin kim tarafından yaratıldığı tartışmasına girerken ilk olarak Cebriye kelamcılarının görüşle-rine atıfta bulunur. Hatırlanacağı gibi kulun fiillerinin yaratılması konusunda Cebriye insana hiç bir fonksiyon tanımadan her şeyi Allah’ın yarattığı düşüncesindeydi. Felçli bir elin titremesiyle felçli olmayan bir kişinin elini titretmesi olayını aynı kategoride değerlendirmekteydiler. Mu’tezile ise insanın fiillerini kendi kudretiye yarattığı, Allah’ın bu fiillere müdahalesinin olmadığı düşüncesini ileri sürüyordu. Gazâlî ne Cebriye’nin ne de Mu’tezile’nin görüşünün doğru olmadığını ifade eder. Gazâlî fiil konusunda Eş’arî ve Maturîdî’nin ileri sürdükleri argümanları tekrarlar. Mu’tezilenin bu doktrine yönelmekle önemli bir mantıksal hataya düşmüş olduğunu ileri sürer. Gazalî’nin bu konuda kullandığı delil geleneksel delildir. Kişinin fiillerinden çoğunun ayrıntısını bilmeden yapmış olması delilidir. Yaratma olayı sözkonusu ise o fiilin tüm ayrıntısının bilinmesi gerekir. Yoksa o fiile yaratma atfedilemez. Belki bu kesb olabilir. İnsan da fiilinin ayrıntısını bilmediğinden o fiili yaratmış sayılamaz. Sadece O, o fiili yapmıştır (kesb). Gazâlîye göre Mu’tezile ve benzeri ekoller bu ayrıntıyı fark edemediklerinden insanın fiilini insanın mahluku olduğu düşüncesine yönelmişler ve hata etmişlerdir. Gazâlî, insan ve diğer canlılar, kendilerinden sadır olan fiillerin sayısı ve diğer nitelikleri hakkında sorulsa bilgi veremiyeceklerini, dolayısıyla bu fiillerin de onların mahluku olamayacağını ileri sürer.


    Gazalî’ye göre insan ve diğer hayvanların fiillerinin çok büyük ekseriyeti kendi iradelerinin dışında gerçekleşir. Yeni doğan bir bebek annesinin memesine yönelir, kedi yavrusu henüz gözü açılmamışken meme arar ve bulur. Örümcek son derece sanatlı ve ilginç bir ağ örer. Bu ağların yuvarlaklığı, kenarlarının şekilleri, birbirine parelelliği mühendisleri hayrete düşürecek niteliktedir. Arı peteklerini altıgen şeklinde kurar. Çünkü altıgen şeklindeki bir yapı petek için en uygun yapıdır. Gazâlî burada altıgenin beşgen, yedigen ve sekizgenden nasıl farklılıklar taşıdığını inceler. Gazâlî’ye göre arıya bu formas-yonu veren kendi kudreti ve bilgisi değil, İlahî kudrettir. (Gazâlî,1971,s.149-15O)


    Gazâlî, Kâinatta olan her mümkün varlığın Allah’ın fiili, yaratması ve icadı ile olduğunu ifade eder. O’na göre tevhidî anlayışın temel şartı Kâinatta Allah’tan başka yaratıcının olmadığı ve icad edicinin ancak O olduğuna iman etmektir. Allah mahlukatı yaratmış, onlara istediği şekli vermiş ve kendile-rine hareket lutfetmiştir.


    Mutezile ve Felâsifeye karşı çıkarken Cebriye durumuna düşmemek için Gazâlî, insanın fiillerini İlahî kudretin yarattığı, fakat insanın da kudretinin olduğunu kabul ediyordu. Bir fiilde iki kudretin kabul edilmesi durumunda da ortaya çıkabilecek olumsuz durumların neler olabileceğini tartışmaya açar. Ona göre bir fiilde iki kudret aynı nitelik ve tealluk sözkonusu olduğunda olumsuz olabilir. Fakat taalluklar farklı olursa bir fiilde iki kudretin bulunması mümkündür. İnsan fiilinde de bu durum sözkonusudur. Bir tarafta yaratma, diğer tarafta yapma sözkonusudur. İlahî kudret yaratmakta, insanın kudreti ise yapmaktadır. Bir fiile yapıcı ve yaratıcı kudretlerin taalluku farklı olmaktadır.


    Gazâlî yaratma ve İlahî kudret arasındaki ilişkiyi daha da derinleştirir. Mu’tezile ulemasının geliştirdiği “tevlid” olayını tartışmaya açarak bunları da İlahî kudretin kuşatıp kuşatmadığı sorunuyla ilgilenir. İlk olarak bu konudaki geleneksel örnek olan el-yüzük örneğini ele alır. Elin hareketine bağlı olarak hareket eden parmaktaki yüzük veya suyun içindeki elin hareketiyle hareket eden suyun hareketinin insana mı, ilahî kudrete mi ait olduğunu tartışır.


    Gazâlî bu konuyu çözümlerken biraz derinlere iner ve felsefi analizlere girişir. Gazâlî’ye göre Cenab-ı Hakkın muhal bir şeyi murad etmesi düşünülemez. Kâinatta bir şarta bağımlı olanın şarttan ayrı olarak bulunması makul değildir. İradenin şartı ilimdir. İlmin şartı hayattır. İlmin şartı hayat, iradenin şartı ilim olduğu gibi bir şeyin bir mekanı işgal etmesinin şartı o mekanın boş olmasıdır. Bir mekanda iki ayrı şeyin bulunması mümkün değildir. Allah, elin hareketini yarattığı zaman, el, bulunduğu mekana komşu olan mekanı işgal etmek durumundadır. Elin komşusu bulunduğu mekanı boşaltmadıkça el o mekanı işgal edemez. Komşu mekanın boşalması el tarafından işgal edilmenin şartıdır. El hareket ettiğinde komşu mekan, suyun hareketi veya itilmesi ile boşalmamamış olsa iki varlığın bir mekanda bir arada bulunması gerekirdi ki, bu imkansızdır. Birinin mekanı boşaltması diğerinin o mekanı işgalinin şartı olduğundan aralarında bağımlılık vardır. Bir olayın diğerinden doğduğu zannı bu bağımlılıktan ileri geliyor. Oysa bu yanlıştır. (Gazâlî, 1971,s.156-7) Ancak bu bağımlılık zorunlu bir bağımlılık değildir.


    Elin hareketi ile yüzüğün hareketi bir birinden farklı ayrı ayrı olaydır. Hatta bu bağımlılıklar, pamuğun ateşe düştüğü zaman yanması, elin buza değmesiyle üşümesi olayında olduğu gibi zorunluluktan değil, alışkanlıktan kaynaklanır. Bunlar Allah’ın sünneti olarak vardır, bundan böyle de olacaktır. Ne varki İlahi kudret bunların aksini yaratmaya âciz değildir. Mesela el buza değdiği zaman elin üşümesi yerine yanmasını yaratması mümkündür.


    Gazâlî Eş’arî kelamcıları gibi İlahi kudreti vurgular, bu yolla Tevhidi anlayışı her türlü şüpheden arındırmaya çalışırken insan iradesi ve kudretine arzu edilen vurguda bulunmaz. Bu eğilim aslında tüm Eş’arî kelamcılarının genel bir eğilimidir. Kelami ve felsefi konularda irade-i cüz’iyye hak ettiği ölçüde vurgulamazken, doğal olarak ahlak ve tasavvuf konularında tüm sorumluluk insan iradesi ve ihtiyarına verilir. İhya’daki genel vurgu bu istikamettedir. Kelami konularda irade ve insan kudretine farklı bir vurgu Maturîdî ve çağımız kelamcılarından Bediüzzaman’-da görülmektedir.


    Sonuç olarak Gazâlî’ye göre Allah kudretten yoksun değil, tersine kendini Kur’an’ında tanımladığı gibi Kadir-i Mutlak’tır. Tüm varlıklar O’nun İlahi kudretiyle yaratılmaktadır. İlminin sınırı olmadığı gibi kudretinin de sınırı yoktur.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  8. #8
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.055
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Bediüzzaman’ı Anlayabilmek İçin Gazali’yi Anlamak

    En yararlı olanı yapmak (aslah) Allah’a vacip değildir

    Mu’tezile ve Felasife’nin üzerinde durduğu önemli bir konu da Allah’ın en yararlı ve hayırlı olan şeyi yapmak zorunda olduğu doktriniydi. Gazalî diğer Eş’ari ve Marturidî düşünürler gibi bu yaklaşımın doğru olmayacağı inancındaydı. O’na göre Allah kulları hakkında dilediğini yapardı. Kullar için menfaatlı olanı yapmak da dâhil hiçbir şey Allah’a vacip değildi. Çünkü Allah hakkında zorunluluk (vücub) düşünülemezdi. Allah, yaptığından sorumlu olamazdı. Yaptığından sorumlu olan sadece yaratıklardı.


    Gazalî bu konuda son derece çarpıcı bir örnek veriri: “Farzedelim ki, müslüman olarak ölen bir çocuk ile bâliğ bir kimse arasında, âhirette bir münazara ve münakaşa vâki olsun. Bâliğin derecesi çocuğa nazaran daha yüksektir. Zira baliğ, bülûğa erdikten sonra iman etmiş, ibadetleri yerine getirmek hususunda pek çok zahmete katlanmıştır. Mu’tezileye göre, bâliğe, daha yüksek bir derecenin verilmesi Allah’a vaciptir. Bunun üze-rine çocuk ‘Yâ Rabbi! Bunun derecesini neden benimkinden daha yüce yaptın?’ der. Karşılık olarak ‘Baliğ oldu, ibadetlerde bulundu da ondan’ denilir. O zaman çocuk şunları söyler ‘Beni küçükken öldüren sensin. Madem ki, kulların için (Mu`tezile’nin inancına göre) en yararlı olanı yapmak sana düşen bir vazifedir; o halde neden hayatım baliğ olup çalışabileceğim bir müddete kadar uzatmadın? Uzun ömür vermek suretiyle bu faziletleri baliğe ihsan ettin de benden esirgedin? Bu, adalete aykırı düşmez mi?’ Allah Teâlâ’da şöyle buyurur: `Ben senin bâliğ olduğunda bana ortak koşup isyan edeceğini biliyordum. Bu yüzden de senin için en faydalı olan daha çocukken ölmendi.”


    “Bu, Mu`tezile’nin Allah namına beyan ettiği özürdür. Fakat, Allah bu—haşâ—özrü beyan buyurduğu zaman, kâfirler cehennemin en alt tabakalarından bağrışmaya başlayarak şöyle derler: ‘Ey rabbimiz! Acaba baliğ olduğumuz zaman sana şirk ve ortak koşacağımızı bilmez miydin? Neden bizi, küçükken öldürmedin? Biz şimdi müslüman çocuktan çok daha aşağı derecelere razıyız. Bizi buradan çıkar!” (Gazalî, c.I, s. 348).


    Mu’tezilenin iddia ettiği gibi Allah’ın en iyiyi yaratma konusunda zorunlu olduğu söylenemez, ancak Allah Kur’an’da kendisini “hakîm” olarak tanıtmakta, yaptığı işleri hikmetle yapmaktadır. Buna göre İlahî fiiller en güzel ve en faydalı fiiller olmaktadır. Bu iki yaklaşım arasında önemli bir fark mevcuttur. Daha sonra modern filozoflardan Descartes, Leibniz ve Bayle gibi düşünürleri de önemli ölçüde meşgul eden bu konu ilave çalışmalara muhtaçtır. Müstakil bir çalışmada ayrıntılı bir şekilde bu konu üzerinde durma niyetindeyiz.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  9. #9
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.055
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Bediüzzaman’ı Anlayabilmek İçin Gazali’yi Anlamak

    İlahi irade kadim bir sıfattır

    Gazâlî’nin üzerinde önemle durduğu bir diğer sıfat, İrade sıfatıdır. Bilindiği gibi hem Felâsife hem de Mu’tezile Allah’ı tenzih etme amacıyla İrade sıfa-tını inkar etmekteydiler. Gazalî ise iradesiz bir varlığın ilah olamayacağı düşün-cesinden hareketle Allah’ın ezelî iradesiyle mürîd olduğunu savunmaktaydı.


    Gazâlî İlahî İrade ile ilgili analizine kâinatın sonradan yaratılmış olduğuna ve birbirine denk sonsuz sayıda mümkünlerden sadece birinin tercih edilerek yaratıldığına göre bu seçim ve tercihi yapan bir tercih edicinin olduğu, bunun da İlahî irade olduğunu söyleyerek başlar. Felâsifenin irade layını İlahi Zat’a atfetmelerine dikkat çekerek Zat’ın iki alternatiften birini seçmeye yeterli olmadığını, çünkü zatın iki zıdda nisbetinin eşit olduğunu hatırlatır. Sonsuz sayıda zıtlar arasında tercihler sözkonusu olduğuna göre iki zıttan birini tercihe götüren faktör nedir? diye sorar. Felasife’nin bunu yapanın kudret olduğunu ileri sürmesina karşılık da kudretin de iki zıdda nisbetinin eşit olduğunu söyler. Ona göre ilim de tercih edici olamaz. Bu durumda geriye sadece İlahi irade kalmaktadır.


    İlahî İrade’nin kabul edilmesi durumunda çeşitli çıkmazla karşı karşıya ka-labileceğimiz iddiasını gündeme getiren Felasife ve Mu’tezile’ye karşı Gazalî muhtemel proplemleri soru şekline dönüştürerek cevaplamaya çalışır.


    Gazâlî, irade yaklaşımının kabul edilmesi halinde Felâsife ve Mu’tezile’-nin, İradenin iki zıddan birini belirlemesi için yine bir belirleyici ve tercih edici başka bir iradeye ihtiyaç olacağını, onu belirlemek için de yine başka bir iradeye ihtiyaç olacağını, bunun böyle sonsuza kadar devredip gitmesi gerekeceğini, bunun da muhal olduğu ileri sürülebileceğini hatırlatır. Bu soruya ve itizara karşı Gazâlî kâinattaki iradi olayları delil göstererek cevap verir. Kâinattaki tüm sistemlerin kesin olarak ayırdedici ve tercih edici bir iradenin sonucu olduğunu, aksi durumda içinden çıkılamayacak durumlarla karşılaşılacağını, mesela güneş sisteminin, gezegenlerin ve insan vücudundaki dakik ve hesaplı yapıların ancak iradenin varlığıyla mümkün olabileceğini anlatır. Aynı şekilde son derece kıvrak bir zeka ve ince bir mantıkla itiraz edenlere “irade” kavramını semantik olarak tahlil ederek cevap verir. Gazâlî, “İrade demek iki zıddan birini tercih eden, seçen demektir” diyerek irade olgusunu tanımlar. İradenin bunu neden yaptığını soranlara ise, bu soruyla cehaletlerini ortaya koyduklarını, bu sorunun “ilmin neden bilineni bildiğini” sormak kadar abes olduğunu söyler. İlmin karakteri bilinmesi gerekli olan şeyleri bilmek olduğu gibi, İrade’nin karakterinin de iki zıddan birini tercih ve tahsis etmek olduğunu hatırlatır.


    Öte yandan Gazalî âlemin yaratılması konusunda özellikle Felâsifenin ileri sürdüğü “neden o vakit” sorusunu cevaplandırır. Gazâlî, Cenab-ı Hakk’ın âlemi şu vakitte yaratacağım diye murad buyurduğu ve o vakit geldiğinde de yarattı sözkonusu ise neden bu vakitte yarattı da başka bir vakitte yaratmadı sorusunun sorulamayacağını ileri sürer. Çünkü yukarıda ifade edildiği gibi iradenin karakteri farklı alternatiflerden birini seçmektir.


    Aynı şekilde âlem yaratılırken ortaya çıkan bir irade ile yaratılmış olması gerekeceği, bunun da iradeyi sonradan yaratılan bir sıfat haline getireceği itirazına karşı da İlahî İrade’nin İlahî İlim gibi kadim olduğunu, sonradan yaratılmış olmadığını ileri sürerek cevap verir.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

  10. #10
    Huseyni çevrimdışı Müdavim
    Üyelik Tarihi Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nereden Yer
    Ankara
    Mesajlar Mesajlar
    12.055
    Blog Blog Girişleri
    39
    Tecrube  Tecrübe Puanı: 50 + 210288


    Cevap: Bediüzzaman’ı Anlayabilmek İçin Gazali’yi Anlamak

    İlahî ilim kadim bir sıfattır

    Gazâlî’nin üzerinde ısrarla durduğu başka bir konu da İlahî İlim konusudur. Bu konuda öyle tavizsizdir ki, en ufak delilleri bile değerlendirmek ister. Çünkü O’na göre gerek Mu’tezile gerekse Felâsifenin İlahi İlim konusundaki görüşlerini kabul etmek dini temelinden yıkmaya eş değer bir olaydır. İleride de anlatılacağı gibi Mu’tezile ve Felâsife’nin görüşlerinin kabul edilmesi durumunda Allah’ın Hz. Peygamberin peygamber olarak gönderildiğini bilmemesi gerektiğine inanmak gerekecektir. Aynı şekilde Allah’ın insanların yaptığı duaları duymaması ve bilmemesi gerekecektir. Bütün bunları en ince ayrıntısına kadar inceleyen Gazâlî geliştirdiği mantık sistemiyle Kur’ani olmayan görüşleri birer birer çürütür.


    Yerinde incelendiği gibi Mu’tezile ve Felâsife Allah’ın cüz’îleri bilmediğini ileri sürüyorlardı. Felâsifenin bu konuda serdettiği delilleri ve bu delillere dayanarak geliştirdiği yaklaşımı üç başlık altında toplayabiliriz. Onlara göre eğer cüz’îleri bilseydi Allah’ın ya “cahil” olması ya da değişen bir varlık olması gerekecekti. Oysa bu iki yaklaşım da Allah için muhaldi. (Ali Tusi,199O, s.161) Çünkü zaman ve mekana tabi olduğu için cüz’îler sürekli değişim halindedir, Allah’ın bunları bilmesi halinde kendisinin de değişmesi gerekir. Bu ise Allah için düşünülemez. Onlar “bilinenin değişmesi ilmin de değişmesini gerektirir” ilkesine dayanarak bu düşüncelerini geliştirirler. Onlara göre İlahi İlim ancak zamana bağlı olmadığından değişim sözkonusu olmayan küllîleri bilir.
    Yazar : Risale Forum

    Halbuki, en ziyade hasta sensin.
    Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul;
    sonra başkasının şifasına çalış.

    ........

Sayfa 1/2 12 SonSon

Facebook Yorumları

Facebook Giriş

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

105, 106, 120, 128, 138, 149, 154, 155, 161, 164, 174, 176, 177, 179, 194, 197, 198, 199, 204, açılımları, adamının, adıyla, aklı, aldıkları, âlimi, araf, arkadaşı, arz, asi, aya, aynen, ayrımı, ağzı, bana, basar, bağlantı, bağış, benim, bertaraf, beşer, bilinen, bilmede, bilmesi, birdir, biri, birlik, bulamaz, bulunmak, buna, bütünlüğü, çağını, çok, çözümü, dadır, daha, davranışları, delildir, derece, derslere, değerlendirme, dilediğini, dilemek, dine, disiplini, diye, diyebilir, dosyaları, doğruları, duruma, düğü, dış, dışında, edenleri, edilemeyen, edilirse, efkar, elinizdeki, eliyle, emrini, erdoğan, etmemesi, etmemiz, ettiklerini, ettiren, ettiğimiz, eşsiz, faaliyette, farklı, fazilet, felsefecileri, fikirleri, fikrini, gayret, geçirmiş, gelmiş, gerçekleri, gerçeklik, gerçeğini, getirip, gitti, göndermiş, gördüğünü, görmeye, görüşleri, gündeme, hakikatten, hayatım, hıristiyan, icadı, ikincisi, ilim öğrenmek, ilimle, ilişkileri, ilişkisi, imaniyeyi, inancı, irak, isbat, itham, izale, işgal, kafasını, kalacak, kaldıracak, kalmamış, kardeşi, kavramı, kavuşmuş, kağı, kendisinde, kitabını, kudretine, kurar, kurulan, kısmen, kısmı, kısımlarını, lütuf, mahkeme, mektubatı, meselâ, meseledir, meselelere, mevcut, milleti, misli, müceddidlik, müçtehidler, muhaldir, mümkü, müş, nail, nedenleri, nesilden, nüfuz, olduğuna, olduğundan, olgun, olmadığı, olmayı, onlardan, oradan, özellikle, öğrendim, riyazet, rüyalar, sayılan, seçim, sekiz, sergiler, sistemini, siyasal, söyleyerek, süre, suretle, surlar, takdirde, tanımayan, tartışmaya, tasavvuf, tatmin, taylan, ters, uludağ, üstaddan, üstü, vaciptir, varlığının, verdiği, veyahut, yapması, yaratılanlar, yarım, yayı, yazılan, yepyeni, yönden, yıldızları, ışık, zamanları, zamanın, zira, şahsiyet, şeye

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Sosyal İmleme

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222