Bedîüzzamân'ı Ağlatan Asır




Bu nasıl bir asırdır ki, Asrın Garîbüzzamân’ını ağlatmıştır? “Mukadderât-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem”den yükselen şu hitap cümlesi, bu asır ve asrın sahibini tarif eder gibidir: “Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et.”1 Her asrın meb’usu gibi son âhirzamân asrının meb’usu olarak fitne ve fesad asrının adamı olup büyük vazîfelerle vazîfeli olan ve asrın yükünü ve bedelini yüklenen bir adamdı Bedîüzzamân. O, “Bedîüzzamân”, “Sahîbüzzaman”, “Fahrüddeverân”, ”Garîbüzzamân”, ”Bid’atüzzaman” ve “Fatînü’l-asır” ünvanlarıyla yâd edilmişti.2 Neydi bu ünvanları taşıyan Bedîüzzamân’ı ağlatan sır acaba? Bedîüzzamân gibi ömrü çilelerle dolu ve hayatı meşakkatlerle geçen bir zatın ağlaması elbette ki önemliydi. Bu ağlayış, nefsî ve dünyevî bir mânâ taşımıyordu. Sıradan ve basit bir hâdise de değildi. Bu asır, âhirzamân asrı olarak, Asrın Bediîsini ağlatmıştı çünkü.


Evet, başkasının günâhı için ağlayan ve âhirzaman asrının günahları içindeki dehşetli yangınlarda yanan evlâtlara dökülen gözyaşıydı bu ağlayış. İşte bu sebeple gözyaşı döken bir adamdı Bedîüzzamân.


Ağlamak vicdanî bir duygunun dışa yansıması, coşkunun, mutluluğun, üzüntünün ve insanda birçok hissiyâtın fiilî tezâhürüdür. Ağlamak bir nev'î sözlerle ifâde edilemeyen acıların ve yoğunlaşmış hislerin yerine gözlerin konuşması ve damlalarla ifâdesidir. Ağlayan insanda önce bir sızlama başlar tâ içinden. Bu sızlayış rûhun ve vicdanın derinliklerinden tezâhür eder. Sonra gözler dolar ve taşar. Gözyaşları hafifçe yanaklardan aşağı doğru süzülmeye başlar. İnsan, gözyaşıyla garip ve etkili bir iletişim kurar diğer insanlarla. Ses çıkarmamaya çalışsa da, derin derin yakar insanın içini o sızı. Yoksa garip bir hıçkırık bütün çabasını boşa çıkarır insanın. Artık çaresiz bir neticedir gözlerden akan damlalar.


Ancak Bedîüzzamân’ın ağlayışı çok farklıdır. O kendisi için değil, âhirzaman asrının genç evlâtlarının îmânsızlık hastalığı karşısında ağlıyor ve derin derin hıçkırıklarla içini döküyordu gözyaşlarıyla. Ve şöyle sesleniyordu bu asrın insanlarına: “Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifâde eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!”3 diyordu.


İşte asrın sahibi olmanın mes’uliyeti ile mânevî evlâtlarının îmânını kurtarmaya koşan bir dâvâ insanının duruşudur bu haykırış ve ağlayış. Hem de ne ağlayış. Derin ve içten. Ağlamasını işitenlere “Şimdi beni yalnız bırakın” diyerek âhirzamân evlâtlarının hallerine belki de hıçkırıklarla gözyaşı dökerek ağlamak.
Bedîüzzamân’ı anlamak, sanırım Bedîüzzamânca düşünmek ve yaşamakla olmalıdır. Büyük bir fedâkârlık ve şefkat kahramanlığının zirvesi, yaşamakla anlaşılır ancak. O âhirzaman ümmeti için bedelini çekmek üzere çok büyük sorumluluklar alan bir şecaat kahramanıdır. Hayatı ile aldığı bedeli en şiddetli ve dehşetli bir fitne ve fesat döneminde çeken bir fedâkârdır Bedîüzzamân. O büyük Bediî, o asrın eşsiz güzeli, şefkatte de zirvededir. Çünkü mesleğinin dört esâsından birisi de şefkattir. Bu sırdandır ki, kendisine zulmedenlere, onların ma’sûm evlâtları için bedduâ bile etmemiştir.


Belki herkes ağlayabilir. Ancak başkası için ağlamak, bir de başkasının günâhı için ve ebedî helâketi için ağlamak sanırım işin en önemli noktası olsa gerektir. İşte Bedîüzzamân, bu asrın evlâdının dehşetli îmânsızlık hastalığı karşısında onların ebedî hayatı için ağlıyor.


“Onların o acınacak hallerine ağladım”4 der meselâ. Bütün mesele burada sanırım. Onların acınacak hallerine ağlamak. Bu acınacak haller kimlerin halleri?
Gençliğini gaflet ve sefahet içerisinde geçirmiş, bir kısmı kabirde azap çekmekte olan ve bir kısmı da sevmek beklediği nazarlardan nefret görenler...
Bedîüzzamân mânevî sinema ile istikbâli, hatta tâ bu zamanları müşâhede ediyor ve ağlıyor! Gençliğinde hayrât ve helâl dairesinde olmayıp günahlar içinde istikbâlini ve ahiretini düşünmeden gülenlere ağlayan bir adam Bedîüzzamân.


“Evet, gördüğüm hakîkattır, hayal değil”5 diyordu. Nefsine de şöyle hitap ediyordu: “Ey nefsim! Sen, âni ve fâni zevklerin bekasını arıyorsun. Onun için, onun zevâliyle ağlamaya başlıyorsun. Kör hissiyâtınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.”6
Nefsimiz, âni ve fâni zevklerin bekâsını ve devamını istiyor ve bulamazsa ona ağlıyor. Çünkü âni ve fâni zevkler zevâle ve son bulmaya mahkûm. O bedbaht nefis, âni ve fâni zevklerin zevâline ve sönmesine ağlarken; Bedîüzzamân, kör hissiyâtla yapılan yanlıştan bu asrın evlâdının yediği tokada ağlıyor. Çünkü o tokat, âni ve fâni zevklerle bir dakika gayr-ı meşrû gülmeye bedel on saat istikbâlde onlara tokat vuracak ve ağlatacaktır.


“Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: ‘Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.’”7 Bu asrımızın fitne ve fesadının dehşetidir ki, Bedîüzzamân’ı ağlattırmış. Belki de o lise mektebindeki gençlere ağlamanın içinde bu asrın bütün gençlerine ağlamak var. Çünkü iki dehşetli dinsizlik cereyânı öncelikle insanlarımızın ebedî hayatını perişan etmiş. Bedîüzzamân esâsında o gençlerin ebedî hayatına ağlıyor.



Dipnotlar:
1- Eski Said Eserleri, 2009, s: 489.
2- Tarihçe-i Hayat, s. 113.
3- Tarihçe-i Hayat-2006, s. 960.
4- Asâ-yı Mûsa, 2005, s. 28.
5- Asâ-yı Mûsa, 2005, s. 28.
6- Emirdağ Lâhikası, 2006, s. 341.
7- Asâ-yı Mûsa, 2005, s. 28.

alıntı