Bediüzzaman'a Atılan İftiralar, Onu Daha da Yüceltmektedir

Hicri 13. asrın en büyük İslam alimlerinden biri olan Bediüzzaman Said Nursi, 1960 yılında Hakk'ın rahmetine kavuşana kadar, bütün ömrünü insanları Allah'a iman etmeye ve Kuran ahlakını yaşamaya davet ederek geçirmiştir. Bu uğurda çok fazla eziyet görmüş, ancak yaşadığı hayattan her zaman razı olmuş ve başına gelen her zorluğu büyük bir tevekkülle, sabırla, imani neşeyle karşılamıştır.

Bediüzzaman'ı yaşamı boyunca çeşitli zorluklarla yıldırmaya çalışanların temsil ettiği zihniyet günümüzde de, bu mübarek insana karşı çeşitli iftiralar atmakta, kendilerince sevenlerinin nezdinde onu küçük düşürmeye çalışmaktadırlar. Bu boşuna bir çabadır.

Bediüzzaman gibi büyük bir şahsiyete iftira atmaya kalkışanlar, boylarından büyük bir işe yeltenen, imanen zayıf, ancak enaniyeti (kibiri, büyüklenmesi) büyük olan insanlardır. Bediüzzaman da eserlerinde, "imanı zayıf, ancak enesi kavi (büyük) olan" kişilere dikkat çekmiştir:

Akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim (bilgi sahibi kişiler), onların bir kısmına zayıf veya mevzu demişler. İmanı zayıf ve enaniyeti kavi (kibiri büyük) bir kısım da inkara kadar gitmişler. Şimdi tafsile (detaylara) girişmeyeceğiz... (Sözler, s. 355)

Bu ahlaka sahip kişilerin en belirgin özellikleri, yaşadıklarını ve çevrelerindeki gelişmeleri hikmet gözüyle değerlendirememeleri, hayır ve iman gözüyle yorumlayamamaları, siyasi ve dünyevi çıkar peşinde olmaları, Kuran'ın ruhunu ve Peygamberimiz (sav)'in ahlakını tam anlamıyla bilip yaşamamaları, buna rağmen kendilerini dünyanın en akıllı insanı sanmalarıdır. Büyük bir kibirle, akıl ve mantık dışı iddialar öne süren bu kimseler, kimi zaman sığ görüşlü başka insanları da etraflarına toplayabilirler. Etraflarındaki bir avuç kimseden aldıkları güçle daha da kibirlenen bu kişiler, çeşitli hezeyanlarda bulunurlar. İşte Bediüzzaman gibi büyük bir alimi takdir edemeyenlerin öne sürdükleri ithamlar da, sadece bu kişilerin hezeyanlarından ibarettir. Bu hezeyanların hiçbir geçerliliği yoktur. Akıl, vicdan ve iman sahipleri gerçekleri tüm açıklığıyla görmekte, yaşananlar karşısında Bediüzzaman'a duydukları sevgi ve saygı daha da artmaktadır.

Şu bir gerçektir ki, salih Müslümanların, iman etmeyenlerin iftiralarına ve maddi manevi saldırılarına maruz kalmaları Adetullah'ın (Allah'ın değişmez kanunu) bir gereğidir. Ve böyle bir imtihanla karşı karşıya kalan müminler için bu, Allah'a yakınlıklarının artmasını sağlayan, imanlarını güçlendiren, ahirette –Allah'ın izniyle- derecelerini yükselten son derece değerli ve hayırlı bir durumdur. Dolayısıyla bu saldırılar, samimi müminlerin, iftiraya uğrayan ve asılsız ithamlarla karşı karşıya kalan diğer müminlere sevgilerinin ve saygılarının artmasına vesile olur. Bediüzzaman hakkında öne sürülen gerçek dışı suçlamalar da, bu suçlamalarda bulunanların planladıklarının tam aksine, onu değerini artırmakta ve yüceltmektedir.

Bediüzzaman'a Yapılan Saldırıların Benzerleri, Tarih Boyunca Tüm Müminlere Yapılmıştır

Kuran'da haberleri verilen peygamberlerin ve geçmişte yaşamış olan salih müminlerin hayatlarına baktığımızda hep zorlu bir mücadele, sürekli bir ölüm veya yurtlarından ve evlerinden sürülme tehdidi, iftiralar ve asılsız suçlamalarla karşılaşırız. Çünkü onlar Allah'ın emrine uymuşlar ve sadece din ahlakını kendileri yaşayarak kalmamış, imkanlarının ulaşabildiği en son noktaya kadar insanlara bu ahlakı anlatmışlardır. Bu samimi ve ciddi çabalarının sonucunda ise birçok insanın imanına vesile oldukları gibi, inkarda direnenlerin öfkesini kazanmışlar ve dönem dönem zorluklarla dolu bir hayat yaşamışlardır.

Bediüzzaman'ın hayatının büyük bir bölümünün hapishanelerde, sürgünde, gözaltında geçmesi ise, onun ve talebelerinin inançlarında ne kadar kararlı ve sabırlı olduklarının önemli bir göstergesidir. Devletin ve milletin çıkarları için hizmet etmeye kendilerini adamış olmalarına rağmen, bazı çevrelerce sözde hep devlete zarar vermeye çalışmakla suçlanmışlardır. Bu çevreler iftiraları nedeniyle, daima devletin ve milletin yararını düşünen Bediüzzaman ve yanındaki müminler, halkın gözünde sözde zararlı insanlar olarak gösterilmek istenmiştir.

Dini ve manevi değerlerin yaygınlaşmasından hoşnut olmayan çevreler Bediüzzaman Said Nursi için, tarih boyunca tüm inkarcıların uygulaya geldikleri taktikleri uygulamışlar ve Bediüzzaman'ın hayırlı çalışmalarını kendilerince engellemek için tüm halkı ona ve Nur talebelerine karşı kışkırtacak şekilde bir karalama kampanyasına başlamışlardır. Dönemin bazı gazeteleri Bediüzzaman ve talebeleri aleyhinde propaganda ve uydurma yazılar yayınlamışlardır. İftiralarla dolu hayali senaryolar için parayla insanlar tutulmuştur. Ancak her defasında mahkemeler Bediüzzaman'ı ve arkadaşlarını tüm bu asılsız suçlamalardan beraat ettirmiş, çocukların dahi anlayacağı basit ve acemice iftiralara tevessül edenler asıl kendilerini kamuoyu nezdinde küçültmüşlerdir.

Bu çevrelerin düzenledikleri iftira ve saldırılar incelendiğinde hemen hepsinin tarihte müminlerin karşılaştıkları iftiraların birer benzeri oldukları görülmektedir. En başta "dini istismar ediyor" olmak üzere, "çevresindekileri kandırıyor", "sapkındır", "delidir", "ona uyanlar cahil kesimdir" suçlamaları... Bunlar Kuran'da pek çok ayette haber verilen, müminlere yöneltilen iftira ve suçlamalardan bazılarıdır.

Tarih boyunca her salih mümin Kuran'daki, "Biz hangi ülkeye bir uyarıcı korkutucu gönderdikse, mutlaka oranın refah içinde şımaran önde gelenleri: 'Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz' demişlerdir." (Sebe Suresi, 34) ayetinde de belirtildiği gibi kavmin önde gelenlerinin tepkisiyle karşılaşmıştır. Bu, Allah'ın değişmeyen bir kanunudur ve bu tepkilere maruz kalmak müminlerin doğru yolda olduklarının açık bir delilidir.

Kuran'ın yüzlerce ayetinde anlatılan bu suçlama ve saldırıların Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin yaşamlarında da tecelli etmesi, izledikleri yolun doğru ve verdikleri mücadelenin etkili olduğunun açık bir göstergesidir. Benzeri olaylarla, Kuran ahlakı yolunda fikri mücadele veren bütün müminler karşılaşabilirler. Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:

Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Bakara Suresi, 214)

Sonuç

Müminler olaylara, inkarcıların kavrayamadıkları bir gözle bakar ve olayların iç yüzünü görebilirler. Onlar, zorluğun, eziyetin, engellenmelerin asıl anlamını bilen, hayatlarını bu sırra göre yaşayan insanlardır. Dolayısıyla, Allah'a samimi olarak iman eden, sadece Allah'tan korkup sakınan, Allah'ı seven, Allah'ı dost edinen, insanlar arasında dostluğun, sevginin, hoşgörünün, ümitvar olmanın, iyimserliğin, dayanışmanın, güzel ahlakın yayılması için gönülden mücadele veren bir insanı, fesat peşindeki herhangi bir insanın durdurabilmesi veya engelleyebilmesi kesinlikle mümkün değildir.

İnkarcılar ne yaparlarsa yapsınlar, tüm güçlerini de toplasalar, birbirlerine arka da çıksalar, dağları yerinden sarsacak kadar kapsamlı tuzaklar da kursalar, onlar müminlere hiçbir zarar veremezler. Hatta her kurdukları tuzak, attıkları her iftira, söyledikleri her alaycı söz müminlerin hem dünyadaki hem de cennetteki mekanlarının daha da güzelleşip zenginleşmesine vesile olur.

Bu sırrı bilen müminlere Allah Kuran'da şöyle müjde verir:

Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır... (Tevbe Suresi, 111)